Kasım 27, 2019

dresden

Aynı şehirde farklı pencere önlerindeyiz.

Sen yağmuru bekliyorsun, bense aylardır elime ulaşmayan mektubunu. Yağmur sana bir bistro çıkışı kavga ettiğimiz ve farklı taksilerle ayrıldığımız geceyi, mektup bana buluşamayan gözlerimizi ve yapamadığımız yolculuğu anımsatıyor. Sen duvarları portrenle süsleyen kadını, bense masanın üzerinde bıraktığı kahve bardağını hala kaldıramadığım seni seviyorum. Duvarlar sana hiç konuşmadığımız akşamı anımsatıyor, kahve bardağıysa bana Prag'da biriktiremediğimiz aşkı.

Aynı şehirde farklı kitapları okumaktayız.

Sen Uğultulu Tepeler'i okuyorsun, bense haftalardır bavulumda olduğu halde ancak beni terk ettiğinde başladığım Notre Dame'ın Kamburu'nu. Uğultulu Tepeler sana hırçınlığını ve aramızdaki tutkuyu, Notre Dame'ın Kamburu bana içimdeki saf sevginin yalnız seninle anlam kazandığını anımsatıyor. Sen sonunu tahmin edebildiğin kitapları raflara yerleştirmeyi, bense ilk sayfadan bana geçmişte okuduklarımı unutturan seni seviyorum. Raflar sana, yazarların soyadlarına göre yerleştirdiğim şiir kitaplarını ve oturma odasındaki tekli koltukta unuttuğum günlüğümü anımsatıyor, sense bana ağlarken çıkamadığım merdivenleri.

Aynı şehirde farklı düğmeleri kaybetmekteyiz.

Sen yatak odanda mavi yeleğinin mor düğmesini arıyorsun, bense doğum günümde bana hediye ettiğin elbisemin zor kapattığım düğmesini. Mor düğme sana, bir cumartesi akşamı çimlere uzanırken kulağımı acıttığı için çıkarıp ceketinin cebine iliştirdiğim küpemi, elbisem bana günün ilk ışıklarında eve vardığımızda plaktaki nostaljiye eşlik edişimizi anımsatıyor. Sen güzel şehirleri yalnız bir kere ziyaret etmeyi, bense her görüşümde benzersiz sihirlerin etkisinde sarhoş olduğum vadilerdeki seni seviyorum. Şehirler sana, beni takip etmen sonucu vardığımız köprüyü ve isimlerimizi birbirimizden sakladığımız kütüphane katlarını anımsatıyor, vadilerse bana yenemediğimiz acı sessizliği. Altına hücum sevgilim. 

Yağmur hiç yağmadı, sen hiç mektup yazmadın.


Evrim

Kasım 02, 2019

22

Heykellerde gizlenen yirmi iki sır var.

Rumi'nin şiirlerine açılan gemiye binmek için karanlıkta gün ışığını yaşamak zorundayım. Ağlardım, Tanrı'dan beni güneş olarak yaratmasını isterken. Cesareti yitirdiğimi düşünürdüm, kanatlarımın alevler içinde kaldığı kabustan uyanamazken. Yazardım, sevgiyi anlamaya çalışan bir kız çocuğunun masum elleriyle kalp gözümü açarken.

Dünyamın hapishanesinden, zihnimden, sıyrılmakta ve varlığıma sığınmaktayım.

Geçmişte gördüğüm, keşfettiğim, biriktirdiğim her ne varsa unutayım; viraneler değil benim evim. Eğilip yeri öpeyim. Sükûneti bulma gayesiyle ruhumu bekleyeyim, sevgi içeri girsin. Haritaları pencere kenarında unutayım, bavulumda yalnızca Şems'in gözleri yer alsın. Bilinmeyene yol alayım, tapınakların bodrum katında güller açsın.

Sırlara ulaşan ben olacağım.


Evrim

Eylül 15, 2019

oy yarê

O geldiği gün, yalnız muhtarın yaşadığı bir köyde kayboluyorum. Güneş arkamda, hüznüm yüreğimde; yürüyoruz. Dört bir yanımı dağların sardığı topraklarda attığım her adım, alnında yıldızlı bere taşıyanların davasını şelalenin sesiyle birleştiriyor. Eğilip bir çiçek koparıyorum, kayanın üzerine oturuyorum sonra; uzun uzun ağlıyorum. 

Yiğitti Cemşid. Selvi boyluydu, cesurdu, kara gözlerinin ışıltısı Hozat’ı Rabat’a bağlardı. Ağıtlar yakılırdı çehresine, doyamazdı köyün kızları onun yürüyüşünü izlemeye. Bir tek beni sevdi Cemşid, epey yılın ardından anladım. Bir tek beni karşıladı Göktepe’de, omzunda sazla, elinde gülle, dudağında gökyüzüyle. Bilirdi ki sustuğu geceler uyuyamazdı, hiç susmadı kardeşi Naki doğduktan sonra. Saçlarımın sarısı, gözlerimin kahvesi, bakışlarımın asiliği için; Naki için, en çok da halkı için susmadı Cemşid. Issız vakitlerde bir türkü tutturup Elazığ’a yürürdü. Elleri şehirler öteden yüzümde gezerdi, kimse bilmesin isterdi yüreğinin naifliğini. Oysa ay tanık olurdu sevdasına, ikisi de güneşin imgesiyle sarhoş olurdu. Güneş bendim. Cemşid’i bana yar etmediler, bu acıyı bir ömür unutamadım. 

O gittiği gün aşıklar tepesine koşuyorum. Usul usul silmeye çalışıyorum önce göz yaşlarımı, baktım olmuyor; Naki’nin sesini duyana dek kalkmıyorum oturduğum yerden. 

Oy yarim, oy arkadaşım. 


Evrim

Eylül 12, 2019

aşk

Sislerin içinde parlardın.

Saçlarım solmuştu, üstümdekiler kirliydi. Sen, mükemmeldin. Acımasızlığın, özlemlerin ve savaşların ortasında bana gül uzattın. Maviyi ilk seninle gördüm, sevgilim. Ailenden uzaktaydın, evin oldum. Sahi, Stalingrad’da karların altına mı gömdün bana yazdıklarını? Senden gelecek haberi bekledim. Hâlâ da bekliyorum. Ya hiç yazmadıysan? Birlikte çirkin sokakları seyrettiğimiz pencerenin önündeyim şimdi. Mutfakta içen adama olduğumdan daha yakınım sana. Hediye ettiğin bisikleti gittiğinden beridir bodrumda saklıyorum. Eğer mucize olur da gelirsen bir gün, seni karşılamaya onunla geleceğim. 

Hatırlıyor musun bir ekim gecesi etrafımızdaki bakışlara aldırmadan nasıl salonun ortasında dans ettiğimizi? Ben seni yazıyorken, üniformanı kapının arkasına astığını hatırlıyor musun? Sana dair ne varsa duvarlarda, unutamıyorum. Bana sarıldın, seni tanıdıktan sonra asla aynı kalamazdım. Aşktan yorgun düştüm. Belki saklanacağımız bir yer bulurduk. Kederden yorgun düştüm, tam on üç sene oldu. Gittiğin gün duvarları maviye boyadım. Gerçeği reddetmek istedim, aynaların üstünü örttüm.

Sana veda ettiğim ana dönebilsem kati’yen bırakmazdım ellerini. Ne kadar uzakta olsan da, yüreğin mumları yaktığımız masanın üzerinde. Ellerin üzerine mürekkep damlattığımız gri çarşaflarda. Gözlerin, gözlerimde.

Burada olsan perdenin üzerine yapıştırdığım mektupları şaşkınlıkla okurdun. Sonra da uygun sözcükleri özenle arardın. Nasıl da sevdim seni, nasıl da öptün beni ateşkese uzak, düşmana tuzak gecelerde. Tanıştığımız güne dönelim, bu kez korkak olmayacağım. Akşamları yeniden yaşayalım, gün doğarken ağlayacağımı bilsem de. Aşkı yeniden yaratalım, aykırılıkların ve ayrılıkların ortasında; beni bir daha göremeyeceğini bilsen de. Sırları yeniden fısıldayalım, sonunda bizi ayıracaklarını bilsek de.

Maviyi bana bahşeden ruhuna hasretim. 


Evrim

Eylül 10, 2019

ferfecir

Günahkâr olduğum söyleniyor, elimi tutabilir misin? 
Tiksinç yüzlerin zehrine maruz kaldığım odada pencere arayan deli bir kadınım. Şehirdeki yıldızlardan daha görünmezim. Yan yana yürüdüklerim düşüp dizimi incittiğimin farkına varmıyor, beni görebilir misin? Hançer elimdeki gülle buluşuyor, kanlar gökyüzüne dağılırken arkadaşlarım birer birer düşmanıma dönüşüyor. İnciyi, evimi saran ve bana kâbuslar gördüren hayaletlerden saklamak için kasabayı terk ediyorum. Yeni bir başlangıca değil, yok olmaya gidiyorum. Kahverengi gömleğini dahi bavuluna almadan takip edebilir misin beni karanlık tünelleri andıran kırmızı pazartesilerde? Böyle azap çekilmedi kolera günlerinde. 

Güneşin doğduğu medeniyette inşa ettiğim kale beyazların istilasına uğradı, sese yaşam veren dengbejlere de ben yaşam verdim yıkım altında yazdıklarımla. O zamanlar ağlamaya vakit bulamadım, yazdığım şiir sayısı kadar göz yaşı birikti yıllar yılı; yorulduğum kumsalda ben şimdi ilk kez ağlıyorum, sen çadırı kuruyorsun. İtibarım hiç olmadığı kadar kötü. Oysa hiç kalp kırmadım, bana inanabilir misin? Hançerin kanattığı elimde taşıdığım inci olmasa rüzgâr beni otuz sekiz kayalıklarının yas tutan taşlarına savuracak. 

“İnciyi kimselerin bulamayacağı bir yere gömelim sevgilim. Hayaletlerden kaçmak zorunda kalmazsın.” 

Saçlarıma dokunuyorsun. Ah, nasıl aşığım sana. Yol boyunca tek kelime etmemiştin. 

“Varsın incinin uğruna göçebe olayım, varsın ebediyen düşmanlarımın taşladığı arsız günahkâr olarak kalayım. Dedemin feryadı duymazdan gelinmişti, ancak ben olağan gücümle haykıracağım. İnciyi gömdüğüm gün, yaşamayacağım. Çünkü belleğimin olmadığı gün, öfkemin dindiği gün olacak.”

Elimi tutuyorsun. O an anlıyorum, bu günahkârla diyar diyar dolaşırsın. 


Evrim



Eylül 08, 2019

1945

Gözlerimiz buluştu. 

Yalnızca adını biliyordum. Bir film sahnesinde on altımda kaybolmuş gibiydim, kapılar kapanmıyordu; bekleme odasında hüznün resmi çiziliyordu. 

Düşmanım olamazdın, ilk gördüğümde anladım. Çatı katına saklanan aşıkların kaderini çizen Berlin sokaklarında unutulmuş bir günlük buldum, sayfalarında gözlerine rastlamak için savaştım. Sovyet askerleri evi kuşatmaya kalkıştığında kabanımın cebinde muhafaza ettiğim aile resmini yokladım, mutfaktaki şarap bardakları devrildiğinde ise yolcu ettiğim sevgilimi sonsuza dek yitirdiğimi hissettim. Ruhsuzluğu fakir zihniyle birleşmiş kalabalık etrafımı sardı, odanın diğer ucunda sen vardın. Kimselerin sesini duyamaz, kimselerin yüzünü göremez oldum; senden başka. Bir gün daha kalabilseydin bu şehirde: seni, eskiden umudu yazan kadının hâlâ bir yerlerde sakladığına inandığım masumiyetiyle tanıştırmak isterdim. Gelebilseydim bir gün şehrine, Stalingrad’a indiğimde beni avuç içini kanatan gülle karşılamak isterdin; ay kibrini güneşten esirgerken. Sefaletin, kaosun ve belirsizliğin çevrelediği sokaklarda ayak izlerinin silindiği bir kaldırıma henüz rastlamadım, R. Arkadaşlar evlenir, hastalar ölür, ben halen sende kalırım. Dizlerimde yara, sandığımda gömleğin, daktiloda yasaklı aşk. Bin dokuz yüz kırk beş. Korkularımın üzerini sana yazdığım mektupla örtmek istedim, elini tutmak. 

Gözlerimiz ayrıldı. 


Evrim

Temmuz 23, 2019

evîn

Köyün terk edilmiş kerpiçlerinde hüzün
Nar ağacını düşlediğim zindanda karşılaşmadığım yüzün
Beni hep hatırlayacaktın
Bak, parmaklıkların eşiğinde duruyor sözün

Fincandan içtiğimiz şarap

Uğramadığın tarlalardaki buğdaylar harap
Dolunay tepemizdeyken üzerinden atladığımız çitler, bağlama telinde tutuşturduğun dizeler
Gölgenin arkamda kalması beni zehirler
Gel, ovaya inenin destanını fısıldayan fırtınadan geçerek
Gece dörtte lambası yanan evlerdeki ağıtlara kulak kesilerek
Kaçalım
Beni kırmızı eteğimle ilk kez gördüğün çeşmeden sap
Gözlerinin karasını anlatarak yaraladığım yüreğime tap
Şafak vakti okuduğumuz soneler, aşkımız kadar yaşayan perperikler
Beni sevmez, oğlanların ve kızların el ele tutuştuğu vatanımdaki kimsesizler
Gel, yirmi üç temmuzda yazılan mektubun küllerini Munzur'a dökerek
Orak biçmeye giden dedenin alnındaki kırışıklıklara selam getirerek
Kaçalım

Köyün çıkılmamış tepelerinde gözün

Çayında dili akar yasaklanan sütün
Beni hep ziyarete gelecektin
Bak, muhbir olmuşsun bugün.



Evrim

Temmuz 20, 2019

viraneden kumsala

Viranede kendi mahremiyetine körleşmiş olan sen, biliyorsun ki zihnindeki benden saklanamazsın. 

Gelir bulur seni gözlerim dünyaya yaklaştığın kapıların ve gizlendiğin tepelerin ardında. Birlikte Faroe Adaları’na gitmek üzere hazırladığım bavulu taşıman için gözlerimin büyüsüne kapılman yeterli. Beni her gördüğünde kirpiklerim çığ olup düşer sırlarımı saklayacağın yüreğine. Elimden tut, tüm zamanların kötülüklerini unutacaksın. Kolyemi çıkar, konuşacaklarımız var. Söyle var mıdır beni hatırlamadığın bir oda, gördün mü yüzümün belirmediği bir rüya? Sokak lambası silemez oysa göz yaşlarını, ucuz otel odalarına benzer sahteliğe tutunarak unutamazsın oysa uzağındaki güzeli. Kelimeler henüz dudağından çıkmasa da beni düşündüğünde yanındaki ruhsuz kadın silikleşir. Sevgini çatı katlarından duyuramasan da geceleri kilometrelerce ötedeki beni dilediğin gökyüzü yaratır lirik bir şiir. Bensiz geçen yıllarını harcanmış bilirsin, önüne duvar ördüğün yüreğinin kapısını yalnız bana açmak için dahi savaşırsın. Kabustur bahçeni çevreleyen ve balkonunu gözetleyen hayaletlerle bir arada yaşamak. Onların elinde tüfekler ve kafesler olsa da bizi kimselerin bulamayacağı yerleri sana gösterebilirim sevgilim. Beni beklersen özgürlüğe yakılmış türküleri söyleyen martılara eşlik edebiliriz kaçarken. İnsanın tek kurtarıcısı kendisidir, diye bitirmişim iki yıl önceki günlüğümün her sayfasını; ancak seni kurtaran ben olacağım. Lütfen izin ver nefret ettiğin gerçekliği arzuladığın ütopyaya dönüştürmeme, seni hayatında ilk defa gerçek aşkla tanıştırmama izin ver. Gece vakti mutfakta elinde bir kağıt parçasıyla yere oturacak, yitirdiğin korkun ve büyüttüğün cesaretinle tenhadaki duygularını keşfedeceksin. Bana yazdığın şiirin son dizesine başlarken terk edeceksin viraneyi. Loş ışıklar sarhoş edecek beni anlattığın karanlıktaki mumları, gramofondaki eski alaturka kutlayacak aşkının zaferini.

Duvarları bahsi geçen renge boyayacağım. Ancak kumsaldan ayrılma, sana bir itirafta bulunmam gerek:
Dalgalara aldırış etme, geleceğim. 


Evrim

Temmuz 16, 2019

ıslak bir bulutun ağrısı

Gece ikide kimin ismi yankılanıyor aklının en ücra köşesinde? Sana benzeyenin ait olduğu denizdeyken, başının tam üstünde uçmalarını imrenerek seyrettiğin martılara gülümseyerek bu soruyu kendine soruyorsun. Martılar sana yarıda bıraktığın kitabın otuz beşinci sayfasını ve çelimsiz kalan hırsının sirayet ettiği derin boşluğu anımsatıyor. Uyanışın, hikâyeni kimselerin bilmediği güzel bir kasabada gerçekleşiyor. Islak bir buluttan Ankara'da kaçmıyorsun ancak o gün başka bir şehirde kendini kahve dükkanında baristayla ötekilerin kaderi üzerine konuşurken buluyorsun. İçeri adım atar atmaz sonunu bilmediğin bir romanın karakterleri diyalog kurmaya çekiniyor gözlerinin irisinde. Karakterlerin sahiciliğinin yarattığı baskıya rağmen yazmaya direniyorsun, ki bu uzun zamandır kararlılıkla sürdürdüğün bir eylem. Aslında bulutun taşıdığı ağrıya direnmektesin. Bakışların duvarda geziyor, yukarı kattaki aynaya bakmak için her basamağına bir şiir yerleştirdiğin merdivene yöneliyorsun. Beşinci basamağa vuran ışık loş mu? Hayır bu merdiven Paris'te değil, yazdıklarını gerçeğe uyarlama isteğinden vazgeçmelisin. Hayal dünyanı en azından gündüzleri görmezden gelebilir misin? Önüne engeller koyabilir misin binmeyi beklediğin trenlerin ve geçmişteki sana güllerin verilmesi için önünü kestiğin kapı girişlerinin? Oysa gitmeyi hayal ettiğin bir şehre, içinde kütüphane taşıyan ve tesirindeki kalplere hayat veren bir çift göz eşliğinde yol almak ne kadar mesut eder seni... Umudu bağladığın dilek ağacını yıllar sonra ziyaret etmek, zihninin uzaklarında kendini evde hissetmek ve tek başına dans ettiğin bir bistroda bulanık gözlerinin sadece hayatının aşkını seçmesi ne kadar canlandırır kalemini. İnanman gerekiyor, yıllar geçtiğinde bu yazıyı okurken mucizeye tanıklık edeceksin. Gülümsüyorsun. Etrafındaki ruhsuz kalabalık neden kendi kendine güldüğünü anlamıyor, dahası garipsiyor. Farkında değiller ki oturduğun masaya bakan duvarda Arkadaş Zekai Özger'in bir resmi asılı. Farkında değiller ki bu şairin yarattıkları seni geceleri zindana kapatıyor, ve sen hoşnutsun. Hayattan en büyük beklentin bu çünkü: esiri olduğun bir bireyin ya da düşüncenin seni senden özgür kılması, seni senin kirliliğinden alıkoyması... Uyanış gece ikiye kadar sürüyor: kurduğun hayalleri büyüterek ve kalbini alabildiği kadar farklı duyguya açarak. Saat tam ikide martılar uzaklaşıyor senden. Sarmaşıklar dolanıyor kalem tutan bileklerine. Bir Cem Karaca şarkısı ışık tutuyor geminin alt katındaki yorgun karanlığa. Asla aynı kalmayacaksın.

Hikâyen bilinmiyor.

Kim?

Işıksız odada yüzüne dokunan yabancı eli de tanırsa o sarmaşık, göğün dolmasını arzu ettiğin pencere açık. 




Evrim

Temmuz 12, 2019

isyan günlerinde fırtına

Bir çarşamba günü, geçmişte pek çok yazısını kaleme aldığı ancak uzun süredir uğramadığı kahve dükkânına yavaş adımlarla giriyor, ilerleyip en köşedeki masanın üzerine koyuyor aylardır dokunmaya cesaret edemediği defterini.


Gözlerini kısa süreliğine kapattığında tam burada yazmış olduğu kelimeleri hatırlamak için hafızasını epey zorluyor, olmuyor. Hep anlaşılmayı beklemiş bir kadın, anlamıyor bulunduğu dükkândan kaçmak isterken. Hep sevilmeyi beklemiş bir kadın, sevmiyor bulunduğu şehre bir daha dönmek istemezken. Sadece gökyüzünün varlığıyla büyülendiği gecelerden, ay’ın dahi yüreğinde ateş yakamadığı gecelere... Mucizeleri doldurup içtiği kadehlerden ve her yudumda anımsadığı rubailerden, çatıda yakmadığı mumlara... Ruhunun boşluğu karşısında telaşlanmaması elde değil. Sanki bambaşka rüyaların izini süren birine dönüşmüş. Bambaşka kaldırımlarda rüzgârın elindeki kâğıtları uçurmasını bekliyor, bambaşka duvarların önünde hikâyeler yazıyor, bambaşka yürekleri hapsetmek istiyor. Sanki eski benliğini, evi olarak adlandırdığı şehirde gömmüş ve on bir mayıs gecesi yeniden doğmuş: benliği ve belleği olmadan. 


Bir çarşamba günü, neyi yazamayacağını biliyor. Yitirdiği belleğin onun hem yüreğindeki hem de odasındaki perdeyi kaldırdığı gün belki en büyük ilham kaynağı özgür olur.



Evrim

Temmuz 05, 2019

ayna

Bir gece saat üçü on iki geçiyorken, ona zindan gibi gelen evinin duvarları arasında eski anı defterlerini okuduktan ve kendisini bir kez daha sorguya çektikten sonra fark etti ki: bu zamana dek ay’la paylaştığı sırların hiçbiri gerçek değilmiş. Bu farkındalık onda büyük bir yıkım yarattı. Yazdığı şiirlerin her bir dizesi yapay gözüktü gözüne, mektupların her bir sayfası yabancı. Balkonda sigara içen kişiye çevirdi ilk kez hakikati gören kahve gözlerini. Ona acıdı. Kimdi bu adam? Tanımıyordu, önceleri ona bir yazı yazmışımdır, diye geçirdi içinden; yoksa mümkün değildi eve birinin adım atması. Başkasını tanıması için aynalardan koşmaması gerekiyordu en nihayetinde. Saçlarına dokunan rüzgârı küçümsedi, gözlerine sıcaklık veren gökyüzüne tahammül edemedi ve ellerini saran karmaşık düşüncelere tiksinti duydu. Balkona yöneldiğinde, Ahmed Arif’i okumakta olan adamın yüzüne dahi bakmadan konuştu:

“Aşk’la tanışana dek yıldızları yazmayacağım.”


Evrim

Mayıs 25, 2019

aydınlık

Mayısta ölmek zor olduğu gibi yazmak da zordu, haziranı bilemeyeceğim. Geçtiğimiz sekiz günde, yazmaya başlasam katiyen durmayacaktım. Ona dokunamamış parmaklarımı kanatana, onu dilediğince izleyememiş gözlerimi bulandırana ve onu kimselere açıklayamamış ruhumu öldürene dek kalkmayacaktım zamanında sayısız mektuba ve şiire tanıklık etmiş masamın başından. Önceleri, kalemi elime ne zaman alsam yazarak iyileşeceğimin bilincinde olurdum, ne büyük kibirmiş bendeki. Yaza yaza sömürürdüm içimde filizlenen en küçük duyguyu dahi ve söndürürdüm yüreğimdeki ateşi. Ancak bu kez durum başkaydı. Yazsaydım, alevler büyüyüp onunla aynı gökyüzüne baktığımız koca bir şehri etkisi altına alacaktı ve ben de yananlar arasına katılacaktım; küllerimin onun küllerine karışması ise son arzum olacaktı. Yazmayarak: hüznü değil saf bir mutluluğu, beklemeyi değil yaşamayı, yanmayı değil yeniden doğmayı seçtim. Geleceğimizi düşünüp dokunduğum gülleri solmaya terk edecek birine değil kendime vermekte karar kıldım on yedi mayıs günü dördüncü düşümü görüyorken ve yanaklarımla dudaklarım kırmızı rengini paylaşıyorken. Uzun zaman sonra gece üçte birini: yitirdiğim benliğimin ve tutunduğum umudumun sahibini yalnız yüreğimde değil düşümde de ağırladığımı fark ettiğim an irkildim, öyle ki bir daha uykuya dalmak istemedim. Yazmaya işte o gece ara verdim. Yazdıkça artan sadece sayfa sayısı olmuyordu kuşkusuz, üzerimdeki tesiri de artıyordu tarafımdan betimlendiği her vakit. Uçsuz bucaksız ovalara, gözlerimi hapis altına alan dağlara ulaşıyordu kalemimden çıkıp. Geçmişime uzanıyordu o, merdivenlerini çıktığım ülkelere, beni büyüten sayısız şehre dokunuyordu ayak izleri. Nereden geçmişsem orada, davasına olan kararlığına ve cesaretine aşık olduğum bir devrimciye epey benzeyen yüzü beliriyordu, nerede yazmışsam orada yanı başımda dikiliyordu, nereye gidiyorsam bavuluma sığıyordu. Elleri ise güneşin öptüğü al yanaklarımda, sadece onu düşündüğümde kapanmayan göz kapaklarımda, onu tanıdıktan sonra radikal değişiklikler geçiren zihnimde geziniyordu. Yakıyordu yer aldığı her düşünceyi ve adının geçtiği her sayfayı. Yakıyordu tuttuğum kalemin satır başına iliştirdiği harfleri, başkasına kilitlemek istemediğim ellerimi, beni. En çok da kendisini yakıyordu ve bunun farkına çok zaman sonra varacaktı. Bendeki alevlerden eser kalmadığında, o ömrü boyunca söndüremeyeceği büyük bir ateşin içinde bulacaktı kendisini. Yazarı bendim onun okurken kendisine yazıldığını bilmediği hikâyelerin. Bir bilseydi kimselerin iz bırakamadığı bağımsız zihnime hükmettiğini, ışıklar kapalı olduğunda dahi onu odamın duvarlarında gördüğümü; ona yazdığımı...Benim inanmadığım tanrısına şükranlarını sunuyor oluyordu. O, benim yazarak hayat verdiğim bir hiçlikti. Hiçbir şeyimdi, yazdıklarımdan çok daha az.

Sekiz gün sonraki ilk düşümde, bu gece ilk aşkımı görüyorum. Hani şu ansızın gelen...Gülümseyerek karşılıyorum hiç eskimeyen tutkumu ve onunla tanıştığım o nostaljik sahneyi. Yıllar geçiyor, yazılarım farklı insanları ve farklı zaman dilimlerini konu alıyor; ancak onun yeri hep muhafaza ediliyor belleğimin en tozlu raflarında. Yazmaya işte bu gece kaldığım yerden devam ediyorum. Hayatımda olmadığı halde arada bir düşlerime konuk oluşunu anlamlandıramadığım ilk aşkıma duyduğum sonsuz bağlılık ve sevgi bana cesaret veriyor. Saat üçü beş geçiyorken son aşkımın karanlığını, yazarı olduğum hikâyelerde ilk aşkımın aydınlığıyla yok ediyorum. Anlıyorum ki, bir düşün acısını ancak başka bir düş alabilirmiş; onunla ileride tekrar bir araya geleceğimize emin oluyorum az önce. Gerçekleştiğinde bu yazıyı ona okutacağımdan şüpheniz olmasın. Belki de gözleri bu kelimelerde geziyor ve içindeki heyecan bana eşlik ediyor; ilk aşkım olduğundan ve hayatımın en karanlık sekiz gününden beni tek bir düşle kurtardığından habersiz.
Ölmekle yazmayı eş anlamlı kullanacak kadar kendime yabancılaşıp körleştiğim ve kuyudan nasıl çıkacağımı bilmediğim karanlık bir on yedi mayıs gecesinden, yeniden kendim olabildiğim canlı bir yirmi beş mayıs gecesine...
Sırrımı: paylaştığım aydan, yaktığım güneşe...
Gerçek olmak istemiyorum. 
Aydınlıktayım, nihayet.

Evrim

Mayıs 17, 2019

karanlık

Gerçek olduğumuz tek vakit gece saatleri, saat üç gibi misal, karanlıktayken...Gözlerimizi kısan ve perdeleyen güneş, etrafımızı saran boş ve boğucu kalabalık, bitmek bilmeyen kaygılarımız ve yorucu beklentilerimiz yok gece üçte. Sadece biz varız en saf yüreğimizle ve en sarsıcı zihnimizle. Karanlıktayken, olmadığımız biri gibi davranmıyoruz en nihayetinde. Kimi kandırabiliriz ki o an? Güvenli olduğunu düşünüp içine sığındığımız anlamsız kalıplardan, gün boyunca büründüğümüz sahte benliklerden, kendi kendimize koyduğumuz engellerden epey uzağız. Gökyüzüne bakıyorken gözlerimizi kapatsak da ay gelip yüreğimizin en derinine yerleşiyor ya hani, yıldızlar çember kuruyor ya gizli hayallerimizin etrafında...Kendimizden dahi sakladığımız korkularımız boy gösteriyor birden, acılarımız güçleniyor, mutluluğumuz ise hiç olmadığı kadar büyülüyor bizi. Her ne hissediyorsak, o his bizi sarhoş ediyor karanlıktayken. Kusurlarımızla, en gurur duyduğumuz deneyimlerimizle, başarısızlıklarımızla ve güçlü yönlerimizle başımız dik duruyoruz dalgaların karşısında. Toplumun bize biçtiği veya isteyerek yarattığımız rollerden ve beynimize böcek gibi yapışmış değer yargılarımızdan sıyrılıp gerçekliğe evriliyoruz karanlıkta. Kim biliyor peki bu gerçek halimizi? Kim biliyor göz kapaklarımızı bir türlü kapatmayan korkularımızı, zihnimizden silip atamadığımız acılarımızı, çocuksu sevinçlerimizi? Kim okuyor hüznümüzü aktardığımız sayfaları, kim görmek istiyor en yalın halimizi, kim yer almak istiyor sihirli ve tehlikeli dünyamızda? Peki biz kimin karanlıktaki haline, ruhunun çıplaklıklığına tanık olmak için deliriyoruz? Kimin hikâyesini gece üçte dinleme isteğine karşı koyamıyoruz? Kimin yüzüne dokunmak istiyoruz karanlıkta? Bu soruların cevabına göz bebeklerimizde parıltıyla ve yüzümüzde gülümsemeyle ulaştığımız gün, aşık olacağız. 

Evrim

Mayıs 16, 2019

gökyüzünün hikayesi

Dostun olmam için seni tanımam gerekmiyor, kelimelerin bu denli tanıdıkken...Yıllar evvel bir şiir yazarak başlamıştım yazma serüvenime. Hep yanında taşıdığı kırmızı defterine durmadan yazan ve A’nın onda yarattığı etkiyi başkalarına hissettirmek için yanıp tutuşan küçük bir Evrim getir gözünün önüne. -Ah pardon, A’yı sevmiyor birileri- Yazdığım kişiden tek dileğim okumasıydı. Maneviyatımı yansıttığım emeğime zaman ayırmasından, onu düşünerek yazdığım kelimelerde gözlerini dolaştırmasından daha büyük bir hediye olabilir miydi? Sevilme isteğine sahip olmadım hiç, bu öyle önemsiz geldi ki bana. Asıl olan sevmekti, umudum ise birini yazdığım kadar sevmek üzerineydi. Belki de bu gerçekleştiği gün yazmayı bırakacağım. Bir kitapta okumuştum: seven insan yazamaz deniyordu, neyse bu başka bir yazının konusu olsun. Tek dileğim kelimelerimin sahibine ulaşmasıydı, çoğu kelimem sahipsiz olsa da; çoğu duyguyu yazılarımda kullanmak üzere büyütüp devleştirmiş olsam da, bence Ahmed Arif de böyle yapmış. Şu an geçmişteki o kişi yazdığım her şeyi okuyor misal, ancak bu bende en ufak bir heyecan yaratmıyor, zamanında okumadığı için. Duygularımın tazeliğine, canlılığına ve saflığına zamanında tanıklık etmediği için. Okunmaya en ihtiyaç duyduğum zamanda yazılarımı bir tek o okumadığı için, görülmeye en ihtiyaç duyduğum zamanda beni bir tek o görmediği için.

Senin değerli zihninden aktardıklarını okuduğumu biliyorsun elbette; ancak anlaşılmayan birinden, benden duy istedim anlaşıldığını. Hiç beklemediğim bir anda, ilk defa birinin kaleminden bana doğru rüzgar esti, en azından bildiğim kadarıyla. Teşekkür ederim zihnindekileri saklamadığın için. Neden daha fazla insanla buluşturmuyorsun? Yazının gerçek sahibi yazandır, gökyüzüdür yazan. Yazılan ise önemsiz bir yıldızdır, belli bir ömrü vardır gökyüzünde. Gökyüzü istediği yıldızı yaratma istediğini ise öldürme kudretine sahiptir. Hikaye yaratıcısıdır gökyüzü, yıldızlar ise hikayeye yardımcı karakter olarak konuk olmaktan öteye gidemez. Gökyüzü olmaya o kadar alışmışım ki yıldız olmayı yadırgadım ilk. Teşekkür ettiğim yegane şey senin tutkunu ve naifliğini içerisinde barındıran yüreğin. Bir okur gözüyle, yazdığın sürece okuyacağımı bilmeni isterim. Birazdan ifade edeceğim gerçeği de bilmen gerekiyor: etkilendiğim sözleri not ettiğim defterimde senin de bir sayfan var artık. Dostun olmam için seni tanımam gerekmiyor, kelimelerin bu denli bana beni hatırlatıyorken... 

Sevgiyle kal.

ikarus

Alçaktan uçarsa Martin Eden'in ait olduğu yere, denize düşecekti; çok yüksekten uçarsa da ayı yaşatmak için ölen güneş onun balmumu kanatlarını eritecekti. İkarus'u İkarus yapan şey tutkusu ve cesaretiydi hiç kuşkusuz. Tutku ve cesaret bir insanda aranması gereken yegane özelliklerdir, hayallerini ve acılarını paylaşırken gözlerinin tutkuyla parladığına şahit olmadığınız, aşık olduğunda çatıya çıkıp bunu cesaretle haykırdığını duymadığınız bir dostunuz olmamalı en nihayetinde. Güneş tenini yakıyorken çıplak ayakla toprak üzerinde yürüyen, gece çimlere uzanıp aya derin sırlarını saatlerce anlatan, gözlerini kapatıp ruhunu dinleyen birinin tutkusu...Sevdiği şiirin mısraları aklına her geldiğinde defterine not eden, kalabalık arasında dahi aynadaki yansımasına gülümseyebilen, yaşadığı her anı epey ciddiye alan birinin tutkusu...Uçup yükseldikçe yaşamı en güzel haliyle deneyimleyen İkarus'un tutkusu.

Her duyguyu en derinden hisseden, aydınlığın ortasında karanlık, karanlığın ortasında aydınlık olabilen; okunmayacağını bildiği şiirleri yazan birinin cesareti...Haksızlıklara ve zulme karşı gelen, görünmeyeni gören, söylenmeyeni söyleyenin cesareti... Kanatlarını kaybedeceğini bilse de güneş için ölen İkarus'un cesareti. 

Büyük bir tutkuyla sınırları zorlar İkarus, uçmanın verdiği hazla özgürlüğünün tadını sonuna kadar çıkarır adeta; yükselir içinde bastıramadığı merakla ve aşkla. Bu aşk: yaşama, doğaya, güneşe ve hayatında bir daha yaşamayacağı o sihirli an'a yöneliktir. İkarus'un düşüşü denir hep, böyle bilinir, böyle resmedilir, böyle yazılır o. Ancak İkarus'a anlam katan bu gökyüzündeki yolculuk, düşüşten ziyade bir var oluştur bana göre. O, öldüğünde doğmuştur yeniden. Aramızdadır, yeniden yaratılmaktadır İkarus. Zira, onun tutkusunu ve cesaretini görebildiğiniz tek bir insan bulabilirseniz tüm yaşamınız boyunca; ona güneş olun.


Evrim

Mayıs 14, 2019

aşkın kederi

Öylesine derinindeyim ki duygularımla kurduğum sevgi evrenimin, bu evrenden ayrılıp düşlerimden de büyülü bir sevgiye adım atmak epey güç benim için. Yıllar evvel gerçeklikten sıyrılmayı ve kelimelerden oluşturduğum güvenli kaleye yerleşmeyi tercih edip günden güne beslediğim yalnızlığımdan ve sevilmenin belirsizliğinin yarattığı korkudan çıkıp ilk defa sevgiye adım atmak… Sana: sonunun çıkmaz sokağa vardığını bildiğim bir yola adım atmak… Birbirimizi yeniden yarattığımız, benliğimizden soyunduğumuz yolda neler yaşanacak, yüreğimizdeki tarifi imkansız aşka rağmen etrafımız bu kadar karanlık iken nereye kadar yürüyebileceğiz bilmiyorum; bildiğim tek şey bu yolda sadece ikimizin olacağı. Başka kimselerin izi kalmayacak Ahmed Arif’in cümlelerini anımsayarak geçtiğimiz kaldırımlarda, kitapçıya çıkan loş ışıklı merdivenlerin basamaklarında ve sadece birbirimize bakıyorken ışıldayan gözlerimizde. Seni düşünerek elime aldığım kalemimde ve yıllar sonra basılacak kitabımın son sayfasında senden başkasının izi olmayacak misal. Benden başkası nüfuz edemeyecek geceleri zihnine, benden başkasının tesiri altında kalmayacak yüreğin. Senden başkasını saklamayacağım yazılarımda, benden başkasını gizlemeyeceksin hayallerinin en mahrem bölümlerinde.
Belki de yıllar sonra değil, tam şu an olmak istiyorum seninle.
Dersim'de dağları izliyorken aklıma sen geliyorsun, işte sırf bunun için bile çıkılır en tehlikeli yola. Sırf bunun için adın geçer sırrıma, silüetin sirayet eder hayallerimin en kuytu köşesine ve varlığın güç verir kaderimin sapma noktasına.


Evrim

Mayıs 04, 2019

aşk bu

Gözleri gözlerimde geziyorken odanın diğer ucunda olduğu halde biliyorum içinden mırıldandığı şarkıyı, biliyorum gecenin belli saatlerini beni düşünmeye ayırdığını ve biliyorum yazılarıma konuk olmak için çırpındığını. Birbirimize bakıyorken benzer duygular filizleniyor yüreklerimizin en gizli köşesinde, farkındayız ancak ikimiz de susmayı tercih ediyoruz. İçimizde yarattığımız masum hislerin kelimelere döküldüğü anda bir daha hafızalarımızdan silinmemek üzere devleşeceğini pekala anlatıyoruz birbirimize gözlerimizle. Odadaki pek çok kişinin benimle göz göze gelmeye çalıştığını fark ettiğimde düşünmeden edemiyorum: gözlerimi bir tek ona saklamamın bir yolu var mıdır?

Yanıma yaklaşıyor, nasıl da dokunmak istiyorum yüzüne. Üzerinde en sevdiğim şarkının sözlerinde geçen renkte bir gömlek var, elinde birazdan bana uzatacağı şarap kadehi, cebindeyse fotoğrafım. Kadehi bırakıp elimi kavrıyor yavaşça, arka fonda The Black Keys'den Too Afraid To Love You varken dans ederken buluyoruz kendimizi. Üç yıl önce tam olarak bu anı yazdığımı hatırladığımda gülümsüyorum, işte gerçekleşiyor kaleme aldıklarım birer birer. Ancak tek bir şeyi yazmadığımı fark ediyorum: aşkı hiç yazmamışım ben. Aşk bu, ve ben bunu tatmadan yaşamışım yıllar yılı. Bütün bakışlar üzerimizde. Ben sadece onu görüyorum, o sadece beni görüyor. Büyüleniyorum, az sonra yıldızları göreceğim gibi.

“Bu gece seni yazacağım.” diyorum.


Evrim

Mayıs 03, 2019

venüs'le buluşma

Cümlelerine aşık olduğum bir yazar var, yaklaşık beş yıl önce onun kelimeler aracılığıyla aktardığı ruhunu keşfettim; hala da büyüsünden çıkamıyorum kaleminin. Bende bıraktığı etkiyi başkalarında bırakabilmek belki de en büyük arzum. Ondan çıkan her şeyi okumak zor geliyor bana. Kelimelerinin ağırlığı altında eziliyorum, okuduğum her cümlede yaşadıklarımı tüm şeffaflığıyla görüyorum çünkü. Ne kadar çok yazısını okursam okuyayım hep daha fazlasını duymak istiyorum ondan. Zihni, gördüğüm en zengin zihin. Bu tanık olduğum en güzel zihinden mahrum kalmak yoruyor beni üç yıldır, çünkü o özgür değil. Ara sıra tutsak olduğu kafesinden şarkı söylüyor o eşsiz sesiyle: kulak kesiliyorum hemen elbette. Saat tam şu an 02.47 iken, eski bir yazısında bahsettiği gibi Venüs’le buluşmak istiyorum misal. Tam şu an Venüs ne yapıyor? Bilemeyeceğim. Saat henüz dört olmadığı halde, o yok. Hayatımın hiçbir döneminde bilinenden böylesine korku duymamıştım, hiçbir döneminde kendime böylesine yabancılaşmamıştım. Genelde belirsizliklerle boğuşurdum geceleri, ancak bu gece belirsiz olan tek şeyin geleceğim olduğunun bilincine varıyorum. Genelde anlamlandıramadığım duygularımın çerçevelediği o büyük belirsizlik bana yazı yazdırırdı, ancak bu gece belirli olana duyduğum o güçlü his sürükledi beni buraya. Kimselere anlatmıyorum, anlatmayacağım. Venüs de bilmeyecek bunu ancak yabancıyım: onu düşündüğümde en sevdiğim kitabın son cümlesinde hissettiğim duyguya böylesine yaklaşmaya; yabancıyım, geçmişte yazdığım tüm yazılardan böylesine uzaklaşmaya ve yabancıyım görülmeye. Bu korku aklımı, yüreğimi, geçmişimi ele geçiriyor; ki bu en son isteyeceğim şeydir. Son günlerde kendimle her zamankinden daha fazla münakaşa ediyorum, yeri geldiğinde her hareketini, duygusunu ve bu duyguyu dışa vurum şeklini planlayan biri olarak bu sefer elim kolum bağlı hissettiğimden belki de. Korktuğum için kendimi an’dan uzaklaştıracak her ne varsa deniyorum, ne yapsam da yüreğimdekini en çok da kendimden muhafaza etme isteğimle başa çıkamıyorum. Başa çıkamıyorum görüldüğüm gerçeğiyle, bunun ne anlama geldiğini bilen tek kişi benim.


Şu an, Venüs’le buluşuyor gökyüzümüz. Yıldızlarımız ancak bir araya geldiğinde ışık yayabiliyor, hayallerimiz ancak birleştiğinde gerçekleşmeye çok yaklaşıyor, yüreklerimiz ancak biz ikimiz buluşunca aşkı hissedebiliyor. Belirsiz olan geleceğimi, belirli olan Venüs’e tercih edeceğim er ya da geç. İşte bu gerçek beni epey derinden sarsıyor. Ancak, o gün gelene dek Venüs’ü yazıyor ve saklıyor olacağım. 


Evrim

Mayıs 01, 2019

ilk kez

Sanki memleketime ilk kez gidiyorum. Gece vakti varıyorum yüreğimin ait olduğu yere, unutamayacağım güzellikteki gökyüzü karşılıyor beni. İlk kez yıldızları böylesine yakınımda ve büyük görüyorum, ağlayacak gibi oluyorum mutluluktan. Annem, Dersim’de yaşarken yazları her gece damda yıldızlara bakarak uyuduğunu söylüyor iç sesimi duymuş gibi. Ağlayacak olmamın asıl sebebi ilk kez bir yere kendimi ait hissetmemden kaynaklanıyor. Her şey çözümleniyor sanki o an orada. Yıllar yılı sorgulayıp okuduklarım, kendimi bulunduğum yerlerle özdeşleştirmeme nedenlerim, içinden çıkamadığım düşünceler; her şey açıklığa kavuşuyor. Burası benim memleketim: burası benim insanlarımın acı çektikleri, yok edildikleri, sürüldükleri ancak hiçbir zaman boyun eğmedikleri ve hep yürekleriyle direndikleri şehir. Ovacık yolunda ilk kez bakıyorum o büyülendiğim dağlara kocaman meraklı gözlerle, ilk kez Munzur’un o buz gibi suyunu kana kana içiyorum. İlk kez Pir Ali’ye gidip orada mum yakıp dileğimi tutuyorum, bir ağaca bağlıyorum sonra. Başıma annemin pembe yazmasını bağlayıp dolaşıyorum artık neredeyse kimselerin kalmadığı köyümüzde. Deniz Gezmiş’in kaldığı o evin önünden müthiş bir hüzünle geçerken üzerimde eski bir elbise var, yanaklarım ise kavuran sıcaktan ötürü al al olmuş. Gülümsüyorum sürmeli gözlerimi güneşe doğru kapatıp bir zamanlar köydeki gençlerin aşklarını birbirine itiraf edip herkesten gizli sık sık buluştukları o meşhur tepede oturup hayal kurarken. İlk kez görüyorum hikayesinden ve cesaretinden ilham aldığım Seyid Rıza'nın heykelini. 

Zihnim, güzel bir türküyü yeni keşfediyor gibi Dersim hayallerimin içine ilk kez birini yerleştirirken. Bu hissi bana yaşatan tek kişi sensin. İlk kez.

Belki bir gün Dersim’de, uzansak dokunabileceğimiz kadar yakınımızdaki yıldızları birlikte seyrediyor oluruz. 


Evrim

Nisan 27, 2019

sırrı yazmak

  Bu hayattaki yegane amacım insanların yüreklerine dokunmak, onların hayatında büyük bir iz bırakmaktır. Yazarak gerçekleştiriyorum bu hayalimi, her şeyden önce kendim için yazıyorum; dünyayı ve dünyada insan olarak kalabilmeyi çok ciddiye alan ve bu nedenle sorgulamaktan yorgun düşen zihnimi mutlu ediyor çünkü. Önce kendi yüreğime dokunmak sonra da başkalarına...Tek bir cümlem dahi birini düşündürüyor, geçmişe götürüyor, hüzünlendiriyorsa bu bana yetiyor. Okuyanlardan geri bildirim alıyorum kimi zaman, hoşuma gitmiyor değil. Yine de, nelerden ilham alarak yazdığıma ya da yazılarımın hangilerinin gerçekte yaşandığına hangilerininse kurgu olduğuna dair sorulardan haz etmiyorum pek; çünkü cevabını ben bile bilmiyorum bazen. Yazarken zihnim bana öyle oyunlar oynuyor ki, neye dayanarak yazdığımdan emin olamıyorum. Dolayısıyla okuduklarınız beni anlatmıyor, bu yazı dahil. Evet, bu yazıyı okurken dahi kimse emin olamaz gerçekliğinden. 

   Üretmeyi çok önemsiyorum ancak ürettiklerimin hikayesini gizli tutmayı seviyorum. Besleniyorum, yaşadığım ve yaşayamadığım her şeyden. Çoğu zaman başkalarına küçük ve önemsiz gibi gözüken olaylar yazma sürecimi tetikliyor ve zihnimi aydınlatıyor. Yazmak, tek başınalığı ve bireyselliğin gücünü ayrıcalık olarak gören ve yazmanın ruhu beslediğini düşünen biri olarak ihtiyaç benim için. Bu ihtiyaca duyduğum heves ve tutku hiç değişmeyecek. Kitaplar sayesinde başkalarının hikâyelerine tanıklık edip başka dünyaları ziyaret etmekle başladı her şey. Sonra büyüdükçe, hayata dair deneyimlerim çoğaldıkça kendimi tanıma adını verdiğim yolculuğa çıktım; ve kendimi en iyi yazarak tanıdığıma kanaat getirdim. Bu yolculuk hâlâ devam ediyor, anılar biriktiyor ve o anıları zihnimde yeniden tasarlıyorum; bazense kendim yaratıyorum ve kaleme alıyorum. Gün içinde yaşadığım her ne varsa en çok yazıya döküldüklerinde anlam kazanıyor ve kelimelerle ifade etmeye çalışmadığım hiçbir duygu gerçek gelmiyor bana. 

   Kendimi hem tutsak hem de özgür hissettiğim anlar var, bu anları çok değerli buluyorum çünkü gerçek anlamda yaşadığımın en çok bu zamanlarda farkına varıyorum. Bu anları özel kılan şey de nadiren gerçekleşmeleri. Misal, aşıkken ve aşkını anlamlandırıp bunun üzerine yazmaya çalışırken böyle olur insan. Bir sırrı yazmak ister. Nasıl olduğunu açıklamayacak kadar büyülenir, yıldızları izler gibi olur günün her saatinde; gökyüzüne baktığında ayın dile gelmesini arzu eder. Aşkın anlamı ancak bizden başka kimse bilmediğinde mahremiyetini ve doğallığını korur. Bu sır, aşkın en saf halini ortaya çıkarır. Aşkı saklarız denizi izlerkenki parlayan, güzel bir türkü dinlediğimizde dolan ve birini düşündüğümüzde kapanmayan gözlerimizde. İşte tam da bu yüzden Leyla daha çok sevmiştir Mecnun’u. Yazamam ben de nadiren, yaşamak istediğimden. Ve bilirim ki ilk başta yazamadığım hissi ifade edebildiğim an sır yüreğimden kelimelere aktarılır, yani aşk biter. 


Evrim

Mart 17, 2019

sana rağmen

24.08.2015: Sadece bazen, senin bana yaşattığın mutluluğu hiçbir zaman unutmamak adına bir şeyler yazıyordum. Bir gün bunları seninle paylaşacaktım, ne yazık ki paylaşamadım. En çok da buna üzülüyorum.
Dedim ya, sevgim bitmek üzere.
Ancak bugün, seni seviyorum.
Saçlarım da seni seviyor.

01.08.16: Hiçbir zaman, senden bahsettiğim şiirlerimi ve içerisinde seni, yalnız seni barındıran hikâyelerimi okuyamayacaksın.
Bir heyecandın, şimdi ise bu heyecana veda etmenin hüzünlü hazırlığı içerisindeyim.
Bir umut yakalayabilsem ikimize dair...
Özür dilerim, bunu yazarken dahi kafamda seninle ilgili yeni şiirler ürettiğim için. 

17.08.17: Bir dost olarak hayatımda her zaman olmanı diliyorum. 

18.08.17: Asla okumayacaksın şiirlerimi, şiirlerimdeki seni. Asla okumayacaksın kalemimden çıkan en güzel hikâyeyi, hikâyedeki Huzursuzluğun Kitabı'nı. 
Sevgimin farkındasın. 
Belki de en çok bu gece, ben de bu gerçeğin farkına varıyorum. 
Belki de en çok bu gece, seni seviyorum.

24.11.2017: O gün geldi. 
Saçlarımın seni sevmediği o gün, bugün. 
Bir zamanlar sevdiğim, hep seveceğimi düşündüğüm biri olan seni; asla okumadığın ve her kelimesinde yer aldığın şiirlerde yok ediyorum. 
Dedim ya, sevgim bitti.

21.02.19: Seni tanıyışımın dördüncü yılında seninle ilgili son cümlelerimi yazıyorum:

Seni hep seveceğimi düşünmüştüm, sana rağmen.


Evrim

Mart 04, 2019

yirmi sekiz eylül

Kalabalık ve çok renkli bir ailede yetişmeme rağmen hep besledim beni farklılaştıran ve zenginleştiren yalnızlığımı. Kendime ait bir odam olmadığından yalnızlığa en çok, saatler boyu kitap sayfalarında gezinen meraklı ve hayata tutkulu gözlerim yaklaştı. Okumak ve daha sonraları yazmak dışarıdaki sesleri yok ediyordu ve beni, yaşıtlarımın farkındalığının oluşmadığı yaşlarda dahi benliğime yaklaştırıyordu. Farklı hayatları okuyup, farklı karakterleri tanıdıkça ve pek çok şeyi deneyimledikçe kendi hikâyelerimi kaleme alma arzusu serpildi içimde. Çok anı biriktirip, çok sevip, çok yazmak arzusu... Günlerinin çoğunu sözcüklerin ve duyguların büyüsüne kapılarak ve durmadan hayal kurarak geçiren küçük bir çocukken dahi şunu biliyordum: doğru insanı gördüğüm ilk an anlayacaktım. Görür görmez bilecektim kimselerin erişemeyeceği ruhumda bırakacağı tesiri; bilecektim hiç yaşamadığımı düşündüğüm sevginin sanki hep içimde olduğunu ve tam o anda gün yüzüne çıktığını, bilecektim etrafımdaki yapaylıklara aldanmayıp yıllar yılı neden tek başınalığı ve bireyselliği tercih ettiğimi. 


Aylardan eylül, günlerden cuma...Gördük onu. Ben ve küçük Evrim aynı anda, yıllar yılı aşılamayan bir istekle beklediğimiz kişinin o olduğunun farkına vardık.


Belki bir gün Dersim'de, uzansak dokunabileceğimiz kadar yakınımızdaki yıldızları seyrediyor oluruz.



Evrim

Şubat 02, 2019

seksen üç

Ay denize düşüyor ben seni hatırlarken. İnce ince yağmur yağmıyor belki ama yaşamadıklarımız bir çığ gibi büyüyor içimde. Biriktirirken gözümü kapadığımda seni, yalnız seni dahil etme amacıyla deneyimlediğim anılar; elime kalemi her alışımda seni, yalnız seni anlatmakta güçlük çektiğim sayfalar; kurarken seni, yalnız seni odağına yerleştirdiğim düşler büyüyor. Büyüyor geceleri geleceği imgelediğim sahnelerdeki o büyük rolün, büyüyor beşinci basamağına oturup bana en sevdiğin şarkıyı mırıldandığın merdivendeki ayak izlerin, büyüyor çerçeveleyip odama astığım fotoğraflardaki ışıldayan gözlerin. Yeniden doğuyor tanıştığımızda birbirimize kullandığımız ilk sözcükler, yeniden doğuyor bizden başka kimselerin anlayamayacağı o derin bağ, yeniden doğuyor dans ederken birbirine kenetlenmiş ellerimizin özgürlüğü. Anlam kazanıyor gül ve hançer... Seksen üç gün olmuş. Altmış ikinci sayfasında kaldığın ve büyülenmişçesine üst üste üç kez okuduğun cümleleri sadece bana gösterdiğin o kitap hâlâ yerli yerinde duruyor. Senin, yalnız senin yüreğinde sonsuza dek yer almaya dair yarattığım sefil umudu temsil edercesine...

Şayet sana bunu söyleme cesaretine erişemezsem bir gün, hissetmeni dilerim: seni her zaman seveceğim.

Evrim 



Ocak 24, 2019

ansızın

Bazı anlar vardır, bir daha asla yinelenmeseler dahi üzerinizdeki tesiri hiçbir zaman hafiflemez; aksine hikâyeler biriktirme amacıyla girdiğiniz yolun rotasını aniden değiştirme gücüne sahiptirler. Yıllar geçip giderken pek farkına varmasanız dahi bir gece saat iki sularında ansızın çalarlar belleğinizin kapısını. Kapıyı heyecanla açtığınızda eski bir dostu karşılamış gibi olursunuz. Belleğinizin en derinlerine attığınız o saf ve masum hisler beraberinde geçmiş on iki yılı getirir size. Gerçeğin korkunçluğu sarsar sizi, hem de hiç beklemediğiniz şekilde. O büyülü ânı zihninizde sayısız kez yeniden canlandırırken ve yeniden yorumlarken yoğun duygularınızın esiri olmaktan kaçamazsınız. Kaçamazsınız ondan ve daha da önemlisi kendinizden. Yaşadığınız bir sürü deneyime rağmen kendinizi öylesine acemi hissedersiniz ki. İşte tam o sırada anlarsınız, aşktır bu. Yıllar önce onu sevmeye cesaret edememişsinizdir, bunu kendinize ilk kez itiraf ettiğinizde bir daha eskisi gibi olmayacağınızı bilirsiniz. Onu sevme fikrinin büyüklüğünden öylesine çekinmişsiniz ve uzaklaşmak istemişsinizdir ki, bir başkasına şiirler yazmışsınızdır; bunun bilincine varmaksa şaşırtıp yaralar sizi. Bir anda o şiirlerin her biri yabancılaşır size, sevdiğinizi sandığınız sefil insanların her biri silikleşir. Aşktır bu, ânı paylaştığınız insan hayatı boyunca bilmeyecek olsa da. 


Evrim

Ocak 13, 2019

sadece bizim bildiğimiz

Yarım bıraktığım hikâyeleri bir türlü tamamlayamazken, sana yazdığım ancak hiçbir zaman göndermediğim mektupları okurken; sadece bizim bildiğimiz o yerleri yüreğimde aynı anda büyük bir acı ve huzurla tekrar ziyaret ederken ve birbirimizi, kendinden kaçan insanların gittiği o eski pansiyonda ilk gördüğümüz sihirli anı hatırlarken: seni görüyorum. Bir yaz akşamı gece ikide gramofona yerleştirdiğimiz plak eşliğinde hayatımızın değiştiğine tanıklık ediyorken gördüğüm o yüzü yeniden görüyorum. Seni görüyorum: kim olduğumdan çok kim olmadığımı anlarken, beni bu hayatta gerçek anlamda tanıyan yegane kişinin sen olduğuna emin olurken, bir daha kimsede bulamayacağımı bildiğim o eşsiz ruhunu düşünürken. 

Yıllar sonra karşılaşacağız seninle. Buna tüm yüreğimle inanıyorum. Belki yıldızların güzelliğiyle büyülenip aya en derin sırlarımızı anlattığımız bir şehirde, belki sahaf dükkanında aynı kitabı aradığımız raflarda, belki her şeyin başladığı o yerde karşılaşacağız. 

Sadece bizim bildiklerimizden inşa ettiğimiz kalemizde biriktirdiğimiz hikâyeleri her zaman hatırlayacağım sevgilim. Gözlerimizin buluştuğu ilk an hissettiklerimizi yıllar sonra yine aynı yoğunluk ve aynı heyecanla hissettiğimizde, kolyemi hâlâ sakladığını gördüğümde nihayet tamamlanacak yarım kalmış ne varsa. 

Sadece bizim bildiğimiz sır, sadece bizim bildiğimiz ev ve sadece bizim bildiğimiz aşk.


Evrim