Şubat 27, 2022

nihayet

Sanıyorum ki koro hep bir ağızdan “Hallelujah!” diyor. 

Kilisenin çatısına göçmen kuşlar üşüşüyor, ve tenim sarsıldığım fırtınanın ardından güneşin sessiz yakıcılığıyla buluşuyor. Bir çember sarıyor etrafımı, dört bir yandan kuşatılıyorum. Sanıyorum ki üryanım. Doğru, yeniden doğuyorum. Çıplak bedenimde çiçekler yetişiyor, hayretle izliyorum. Yaslandığım duvardaki çatlaklar onarılıyor, yüzümün değdiği toprak kanlı perşembelere şifa oluyor. Çok yazık, bakmakta olduğum ruhlar fermanımın kölesi, ve çok yazık; buralarda bir yerde kaybetmiştim kendimi. Katıldığım ayinlerin en kutsalı bu olmalı, onun ayak izleri büyümeli bu merdivenlerde. Yanımda şarap olmasa dahi bu bir kutlama, eşlik etmeli sakladığım plakların gürültüsüne. Merhamet dilenmeli benden, ebedi hayat için korumalı dualarım beni. Oysa sanrıymış gibi düşünürüm tüm bu olan biteni. Birbirimize bakarken içerisine çekildiğim bir imgeden ibaret, bekle. Sesim nasıl da titriyor, cehennem ateşinin ortasında nasıl da üşüyorum! Yüzü çoktandır taptığım hikaye kahramanlarına bürünüyor. İster gerçeği ister hayali söylesin, her cümlede eriyor kanatlarım. Kızgın güneş tarlaları öpüyor, içim kıpır kıpır ona koşuyorum saatlerce. Yalnızım, bulunduğu vazoyu reddeden güllerime bahçe oluyor. Yorulup dizlerimin üzerine çöktüğümde umudun sihriyle dokunuyor belime. Kolyemi çıkarıyor, elimden tutuyor; tüm hayatım boyunca bu an için yaşamışım. Gözlerimi gözlerinde bekletiyor, bir sırrın tılsımına tutunurcasına kenetleniyorum avuç içlerine. Rüzgar saçıma bağladığım kurdeleyi çözerken onu az ötedeki evime davet ediyorum. Adını bilmiyorum inan. Ceketini mutfak masasının üzerine bırakıyor, pencere önündeki çiçeklerimle konuşuyor. Söyledim mi bilmiyorum, o günden sonra büyüdü zambaklarım. Tesadüf belki bu, belki kader; nihayetinde yabancıdır bizi Eden’in bahçesine buyur eden. Belirsizliğin tam ortasında, gözleri aynı anda hüzünle ve gururla parlayan bu yabancının yanına uzanıyorum. Kabarık kollu beyaz elbisemin içinde, çamura batmış botlarının resmini çiziyorum. Sırtındaki benlerin yerini ezberliyor, yazmaktan nasır tutmuş parmaklarını öpüyorum. Hasat zamanı olmalı. O yansıyor şehrin devasa afişlerine. Acısını biliyorum, telaşını da. Kasketini kapının arkasına asıyor, duvardaki İkarus’a nasıl da benziyor! Farklı zamanlarda aynı yollardan geçmişiz, ki ben onu yazıyorum. Farklı zamanlarda aynı yanılgıya düşmüşüz, ki şu an ondan evvelini hatırlamıyorum. Yirmi yıllık karanlıktan uyanmış gibiyim. Tasvir ettiğim mavi duvarım, kalemi elime ilk alışım, St.Petersburg’a ilk adım atışım; nihayet özgürüm. Fırtınayla dans eden şalım, al yanaklarım, yağmurda akan sürmem; nihayet özgürüm. Sihirli bir değneğim olsaydı eğer, kalan ömrümü ona vermek isterdim. Söyledim mi bilmiyorum, vücudundaki izler epey tanıdık. Onun aksine bu duvar, bu bahçe, bu kilise bana ölümü değil yaşamı kabul ettiriyor; bu korkuyla, bu heyecanla, bu bilinmezlikle ilk kez tanışıyorum. Gömleğinin ikinci düğmesini açıyor. Dışarıdan fısıltılar geliyor önce. Sonra her bir fısıltı uğultuya evriliyor. Bir gün camı açıveriyorum, uğultular yakıp yıkıyor bu şehri. Kurduğum pek çok dostluk vardı önceleri, sonra sayıları birkaça düştü. Bir gün kapı çalıyor, fırtına son arkadaşlarımı da alıp götürüyor benden. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp toprağa basıyorum. Yüzünü bana doğru çeviriyor. Rüzgar, saçımdaki vanilyayı ona armağan ediyor. Yaşıyorum, ilk kez.


“Hallelujah!”


Evrim

Şubat 20, 2022

gömleğinde ilkbahar

25’sin. Gömleğinde ilkbahar.

Kapılar beyaza boyandı, ve mobilyaların yeri değişti. Epey oldu yıldızların parlayıp söndüğü dudaklarına uzanmayalı, dokunmayalı sırtındaki benlere. Bak, gelmeyeceğim bir daha bu dünyaya! Bilirim bu dünyadan başka dünya yok, bilirim ben pek yakında öleceğim. Oysa sen tek bir şiirimde dahi ölmezsin. Çatı katındaki tuvallerde sen aydınlatırsın geceyi. Şehrin arka sokaklarında, öğle vaktinin gizemindesin. Başımın kızılındasın; tövbemin, nefsimin, günahımın kızılında. Öyle çok yaklaştım ki seni yazmaya, her vakit başka bir kapıyı çaldım. Her vakit bir başka aynanın karşısında soyundum. Dallarda beyaz çiçekler açılırdı bundan üç ay önce, henüz yoktun sen. İşte o vakit yasını tutmaya başladım ben. Davetin, kirpiklerin, adın; her birini anlatırım misafirlerime. Bilirim, bütün kahramanlar yalnız ölür. Ve bilirim, ellerim yalnız düşümde sana uzanır. Gözlerin bana uçuruma dek eşlik eder, kovulduğum diyarlara nihayet buyur eder. Ellerimiz birbirine kenetli, mutfak ışığında dans ederiz sonra. İçimde kötü bir his, bir sözcüğünle dağılan. Çantamda ametist taşı, bir öpücüğünle renk değiştiren. Dua ederim. Kaçmak isterim senden. Söyle. Kimi görmüştüm senden evvel? Sevmek seni; genç, tuhaf, utangaç. 24’ümde. Öyle delirmişim ki, hiçbir insanda sana rastlayamayacağımın pekala farkında, mecbur rüzgâra kulak kesilmişim uykusuzluğun gezdiği bu dört duvar arasında. Bir başıma, kaybettiğim arkadaşlarımı düşünmekteyim. Bir haritanı aramaktayım. Bir izini. Bir sözünü. Bir haberini. Susmakta, dalıp gitmekteyim acının koynunda. Arkadaşım, merhamet kapılarını kapatmışsın yüzüme birer birer. Ne yaptımsa gidememişim senden. Canımdan bir parça kopar şimdi seni düşününce. Oysa bilirim, seni bir daha göremeyeceğim. Savrulmuşsun benimle diyar diyar, zihnimin zindanlarında eğilip ayaklarımı öpmüşsün. Seninle işte bu sokaklarda, tam da bu saatlerde yürüyemediğim gerçeği ağırlık olup bacaklarıma çöker. Düzgün Baba’nın yağmuru gelir bulur beni kurak topraklarda, ellerim ise çığ gibi büyür buzdolabına asılı vesikalığına dokunduğumda. Söyle. Kimi tanıyordum senden evvel? Ben her gece bu saatlerde tekrar tekrar ölürüm, uğradığın sokaklarda bizim türkümüzü duyarım. Hareket etmeden dururum öylece. Yıllar geçer, sen baki kalırsın. Kâinatım, evim, mabedim. Herkes kalkıp gider masadan, hayalinle kalırım ben. Çocuklar doğar, hastalar ölür, yabancılar evlenir. Ben yine seni beklerim. Yitirmek seni; bitap, mahmur, feryat. 24’ümde. Bilesin ki uğramam düşmanlarının yurduna, adım atmam evini taşlayan güruhun arasına. Son bakışına muhtacım: öfkene, kibrine, direnişine. Gecenin üçünde uykudan uyanıp ağlamana muhtacım. Öyle yanmışım ki, güneşe en yakınından uçmuşum. Erimiş kanatlarım, yere çakılmışım. Ve bilirsin, yüz kere dirilsem yine de yanmayı seçerim; yine seni. Yalnız seni. Göndermediğim kaç mektup birikti televizyonun arkasında, kaç mürekkep aktı kırılan parkenin arasına? Gençtim bir zamanlar, hiçbir şeyi bilmiyordum sen hariç. Tanıyordum seni gömleğinin içinde, eve koşuyordum yanaklarım al al. Cesaret edemedim çatı katlarında haykırmaya. Elinden tutmaya ve kalabalıklara koşmayı cesaret edemedim. Yara izlerimi yalnız sen gördün, yalnız sen buyur edildin düşmanlarımı kovduğum soframa. Lambalar hiç yakılmadı, ve yıkanmadı masa örtüsü. Hiç büyümeyen bu masal kahramanı aydan epey uzaklaştı, bir düşteyim ve ağlamamalıyım bu öğlen. Bana hiç kimseyle konuşamadığım bir dil öğrettin arkadaşım. Seni, ellerinin gezdiği bu bedende katiyen unutamam. Yakılan aşk romanları dört bir yana savrulur, dua edemeyecek kadar uzağında kalırım. Bana beni anlatır sanatın, ürkerim. Oysa ben bütün gün senin sırtını izleyebilirdim. Bak, gelmeyeceksin bir daha bu dünyaya!

25’sin. Gömleğinde ilkbahar.


Evrim