Kasım 29, 2018

ruth ve sen

Ankara’da yalnızım ve seni düşünüyorum. Neden altı yıldır senden başka kimseyi düşleyemediğimi, senden başkasını şiirlerime konu edemediğimi düşünüyorum; bir sonuca varamıyorum. Bu sonuca varamama eylemini sevgi olarak tanımlıyorum en nihayetinde. Hep sen oldun yüreğimde, hep yüzünü aklıma getirdiğimde yazıldı şiirler. En korkuncuysa, asla okumayacak birine, sana yazmamdı onca mektubu ve şiiri. Senelerdir neden seni sevdiğimi kendime sorup duruyordum. Bugün anladım, sevmek için bir kıstas olmadığından seviliyorsun bu kadar. Misal, Martin niçin Ruth’u seviyordu? Ruth onun yazılarını anlayabildiği için mi? Ruth onu olduğu gibi sevdiği için mi? Hayır. Tam tersi, Ruth belki de hayatta Martin’i anlayabilecek, onu koşulsuz sevebilecek en son insandı. Ama Martin - dünyada kendimle en çok özdeşleştirdiğim insan- her şeye rağmen Ruth’u seviyordu. Ben de her şeye rağmen seni seviyorum.

14.02.2018

Evrim

gidememek

Sabah kalkınca yaptığım ilk iş bana yazdığı mektubu okumak oluyor. Aksi takdirde bir günü tek başıma bu şehirde atlatamayacağıma olan inancım git gide artıyor çünkü. Yazılar varken, kelimeler varken asla bitmeyeceğini bildiğim aramızdaki sevgi tarif edemediğim hisleri yaşatıyor bana her sabah. Onun el yazısından çıkan mektubu her gün üç kez okuyorum ve onun gidişiyle yapay ve soğuk bir hale bürünen Fransa, kelimeler sayesinde biraz ısınıyor. Daha sonra mektubu iki kez katlayıp masa lambamın kenarına yerleştiriyorum, ağır hareketlerle. Doğruluyorum yatağımdan güç bela. Otel terliklerini yere sürterek pencereye doğru ilerliyorum, dışarıyı seyrediyorum yüzümde buruk bir tebessümle. Yürüyen her insanda kendimi ve onu görüyorum. Onunla bu sokaklarda, tam da bu saatlerde yürüyememe gerçeğinin ağırlığı bacaklarıma çöküyor sanki. Tekrar yatağıma dönüyorum. Gözlerimi kapatıyorum, zihnim bana öyle bir oyun oynuyor ki, özgürlüğümü o buralardan giderken kendisiyle beraber götürmüş gibi hissediyorum. Özgürlüğümle beraber hayata dair hayallerimi, sevinçlerimi, mutlu anılarımı kısacası bana ait olan ve beni ben yapan her şeyi götürmüş gibi. 
Onu seviyorum, ve en çok sevdiğim varlıkla paylaşabildiğim bir dünyanın artık olmayışı beni her şeyden uzaklaştırıyor.
Elim yine mektuba uzanıyor, geri çekiyorum sonra. Sürekli dokunup yıpratmak istemiyorum o sayfayı. Çünkü bir daha bana yazmama ihtimali geliyor aklıma.

Otuz günün sonunda bavulumu tam dolabımdan çıkaracakken bir mektup daha geliyor nihayet. 

Gidemiyorum.


Evrim

nesne

Hayatta çoğu zaman özlem duyarız. Unutulmaz adını koyduğumuz o değerli dakikalara: bu bazen kahkaha seslerinin yankılandığı odalara duyulan özlem olur, kimi zamansa sessiz ağlayışların nüfuz ettiği odaların hüznüne olan özlem. Ve bu özlem o kişiyle ilgili kafamızda belli nesnelerin kodlanmasına yol açar. Kişiyle yollarımız ayrıldığında dahi bu nesnelere ne zaman rastlasak, istersek bir gün sonra rastlayalım istersek bir hafta sonra, bir ay sonra, bir yıl sonra... Yahut Kolera Günlerinde Aşk kitabındaki Florentino Ariza'nın sevgisinin hüküm sürdüğü gibi, yarım asır sonra... O nesneler her seferinde aynı şekilde çağrışım yapar zihnimize ve zaaflarımıza.

Bu nesne bir kalemdi onun için. Onun gittiği gün, kalemi yeniden aldı eline. Masanın başına yeniden geçti, bu sefer adamın sözcüklerini değil, kendi sözcüklerini yazacaktı. İlk gün adamın varlığının ilham verdiği bu kalem bu sefer yokluğundan besleniyordu.


Evrim

Kasım 14, 2018

tek kelime

Sonra,

Onu görüyorum. Kahve dükkanında benim gibi yalnız başına oturmuş kitabını okurken, gözlerini bir an olsun kelimelerden ayırmadan kahvesini yavaşça yudumluyor. Benimse elim ayağıma dolaşıyor sanki, fularımı çıkarıp masamın üzerine koyuyorum ve yirmi sekizinci sayfasında olduğum kitabımın kapağını kapıyorum. Onu izlemeye devam ediyorum hafif utanarak. Bunu ilk defa yaşıyorum. 
Gözlerimiz buluşuyor. İki hikâye yaratıcısının gözlerinin buluşması, başlı başlına bir hikâye oluşturuyor o dakikada. O an anlıyorum ki, kahve dükkânına gelmemin nedeni oymuş, farkında olmadan onunla tanışmak için gelmişim adımı kimsenin bilmediği bu kahve dükkanına. Onunla tanışmak için yeniden başlamışım en sevdiğim romanı okumaya. Onunla tanışmak için en sevdiğim türküyü dinlemişim az evvel. Bu an için yaşamışım belki yıllarca. 
Hiç tanımadığım bu adamın masasına oturup tüm hayatımı baştan sonra ona aktarma isteği büyüyor içimde. Her şeyi bu yabancıya anlatmak ihtiyacında hissediyorum kendimi. Ve daha da önemlisi onu dinleme ihtiyacında... Belki de bana yabancı gelen tek şeyin bedeni olduğunu bildiğimden ve ruhunun çok tanıdık olduğunu sezdiğimden. Henüz tanımadığım ruhu bana ruhumu anımsattığından. 

Sonra,

Fark ediyorum ki o, benim dükkanda hikâyesini yeniden yaratmak istemediğim tek kişi; aksine hayatındaki her detayı öğrenmek ve iç dünyasına dair ipuçlarını toplamak için kıvrandığım; yaralarını ve acılarını kendi kendine iyileştirdiğini anlayabildiğim, yüreğini hissettiğim tek kişi. İçinde bulunduğum durumu anlamaya çalışırken yine fark ediyorum ki, tüm hayatım boyunca gözlerimizin buluştuğu o anı kelimelere dökmeye çalışacağım. 
O, kahve dükkânında adımı öğrenmesini istediğim tek kişi. O, hikâyesinde yer almak istediğim yegane insan.

O daha tek kelime etmeden anlıyorum.  


Evrim

Kasım 03, 2018

diyalog ve ilham

Eski defter tam ortamızda duruyor. İçinde yazılanları birazdan okuyacağı ve duygularımın çıplaklığına tanıklık edeceği gerçeğine rağmen hissettiğim huzur tüm bedenime büyük bir hızla yayılıyor. Bir yandan yazdıklarımı görüp göremeyeceğini düşünüyorum bir yandan da ne yazdığımı hatırlamaya çalışıyorum ve ne tuhaftır ki yazdığım hiçbir şeyi net olarak idrak edemiyorum. Okuyup duygulansa onda bu hissiyatı oluşturan cümlelerin ne olduğunu bilemeyeceğim mesela, çünkü yıllar geçmiş. Tam on üç yıl olmuş o defteri bir daha açmamak üzere kapatalı. Bana o zamanlar, her bir cümleyi kendisine yazdığım kişiye bu defteri yıllar sonra verebileceğim söylense muhtemelen inanmazdım. İşte şimdi karşımda oturuyor. Onun bu kadar yakınımda olmasına rağmen hâlâ nasıl sükunetimi koruyabiliyorum? İlk defa o benden daha telaşlı ve çekingen duruyor.

[...]

En nihayetinde okumuyor. O zaman da okumamıştı, hatırlıyorum. Yalnız okumamakla da kalmayıp terk ediyor, önce bulunduğumuz kahve dükkanını sonra da onu ilk gördüğüm şehir Prag'ı. 


Evrim


affetmek

Bu kavram üzerine epeydir düşünüyor ve bir şeyler yazmak istiyordum. Ancak fikirlerim zihnimde pişip yeterli olgunluğa erişmemişti henüz, doğru zamanı bekliyordum; doğru zamanın böylesine çabuk geleceğini ise bilmiyordum dürüst olmak gerekirse. Son zamanlarda aşabildiğim, farkındalığımı geliştirebildiğim konulardan biri affetmekti. Dün, hassas olduğum bazı noktalar üzerine yazı yazıyorken fark ettim ki, ben affediyorum. Bu beni oldukça heyecanlandırdı çünkü bir yıl önce bunu ileride yapabileceğimi bilsem kendine inanmakta güçlü çekerdim muhtemelen, ve daha da ilginci şu ki affetme eğiliminden uzak dururdum. Affetmenin her zaman karşımızdakine tanınmış bir ayrıcalık, bir lüks olduğunu düşünmüş ve bu iyiliği onlara yapmama kararını almıştım. En nihayetinde affedince en büyük iyiliği kendime yaptığımı anladım. Biriktirdiğim hikayeleri, hayatıma kattığım deneyimleri düşünüp geçmişe baktığımda içimde önceleri olumsuz duyguların barındığını şimdi daha net görebiliyorum. Dolayısıyla bana bir zamanlar gerçekleştirilme ihtimali güç gelen değişiklikleri ve yapabileceğime emin olmadığım yenilikleri hayatıma yeni yeni dahil ediyorum ve bundan memnunum. Pek çoğumuzun hayatında dönüm noktası olduğunu iddia ettiği, buna gönülden inandığı kötü anlar vardır ve bu anlar genellikle beraberinde yaraları, yorgunluğu getirdiği gibi affedemeyeceklerimizi de getirir. Bazen kendimiz oluruz affedemeyeceğimiz o kişi bazense bir başkası, ki en zoru kendimizi affetmektir bana göre. Affetmediğimiz her bir kişi omuzlarımıza yük olur oysaki. Nereye gidersek gidelim affedemediğimiz kişiden ve o olaydan uzaklaşamayız aslında. İyileşemeyiz, özgürleşemeyiz eğer affetmezsek. Bilincinde olalım veya olmayalım, o olayın benzerlerini yaşamaya devam ederiz ve komiktir ki hayat karşımıza affedemediğimiz insanın farklı bedenlerdeki, farklı yansımalardaki ruhunu çıkarır durur. Kendimizi sık sık aynı olayla, yani geçmişle hesaplaşırken buluruz. Yine öfkeleniriz, yine üzülürüz hatta belki kin duyarız ancak hiçbiri çözüm olamaz; günün sonunda kendimizi yine o kısır döngüde buluruz. Halbuki akışına bıraksak hayat herkese gereken dersi verecektir. Bazı sorunları aşamadığımız müddetçe ve geçmişten öğreneceğimizi öğrenip ilerleyemediğimiz müddetçe yaşayabileceğimiz pek çok güzel duygudan ve şu an yaşanmakta olan andan mahrum kalırız. Ben affettim. Hep başkalarını hem de kendimi. Bu bir günde gerçekleşmedi elbette, kendime koyduğum hedefler dahilindeki sürecin bir parçasıydı. Affetmenin büyüsü ve gücü hepinize yol gösterir umarım. 


Evrim