Sabah kalkınca yaptığım ilk iş bana
yazdığı mektubu okumak oluyor. Aksi takdirde bir günü tek başıma bu şehirde
atlatamayacağıma olan inancım git gide artıyor çünkü. Yazılar varken, kelimeler varken asla bitmeyeceğini bildiğim aramızdaki sevgi tarif edemediğim hisleri yaşatıyor bana her sabah. Onun el yazısından çıkan mektubu
her gün üç kez okuyorum ve onun gidişiyle yapay ve soğuk bir hale bürünen
Fransa, kelimeler sayesinde biraz ısınıyor. Daha sonra mektubu iki kez
katlayıp masa lambamın kenarına yerleştiriyorum, ağır hareketlerle.
Doğruluyorum yatağımdan güç bela. Otel terliklerini yere sürterek pencereye
doğru ilerliyorum, dışarıyı seyrediyorum yüzümde buruk bir tebessümle. Yürüyen
her insanda kendimi ve onu görüyorum. Onunla bu sokaklarda, tam da bu
saatlerde yürüyememe gerçeğinin ağırlığı bacaklarıma çöküyor sanki. Tekrar
yatağıma dönüyorum. Gözlerimi kapatıyorum, zihnim bana öyle bir oyun
oynuyor ki, özgürlüğümü o buralardan giderken kendisiyle beraber götürmüş gibi
hissediyorum. Özgürlüğümle beraber hayata dair hayallerimi, sevinçlerimi, mutlu anılarımı kısacası bana ait
olan ve beni ben yapan her şeyi götürmüş gibi.
Onu seviyorum, ve en çok sevdiğim varlıkla paylaşabildiğim bir dünyanın artık olmayışı beni her şeyden uzaklaştırıyor.
Elim yine mektuba uzanıyor, geri
çekiyorum sonra. Sürekli dokunup yıpratmak istemiyorum o sayfayı. Çünkü bir
daha bana yazmama ihtimali geliyor aklıma.
Otuz günün sonunda bavulumu tam dolabımdan çıkaracakken bir mektup daha geliyor nihayet.
Gidemiyorum.
Evrim