Eylül 27, 2017

mektup

Sevgili,


Seninleyken bir başkası oluyorum, seninleyken kendim oluyorum. Sen beni kendimden en çok uzaklaştıran ve kendime en çok yaklaştıran insansın. Öyle ki, seni düşündüğüm vakit en özgürlükçü kimliğime bürünüyorum: en mutlu kimliğime. Sen, hiçbir insana açmadığım iç dünyamı, hayallerimi, şiirlerimi; kısacası beni değerli kılıyorsun. Bugüne dek kendimle ve dünyayla savaştığım her ne varsa, her ne duygu barınmışsa yüreğimde, her ne heyecanlandırmışsa beni; hepsini, her şeyi güzelleştiren sensin. Bir tek sen güzelleştiriyorsun beni. Seninle tanıştığımız ilk geceden itibaren senin benim için özel biri olacağını hissetmiştim. O an hissettiklerimi çok net hatırlıyorum ben, seninle konuştuğumuz her ayrıntı hafızamda; silinmiyorlar bir türlü. Misal ilk defa biriyle aynı şehirde olduğumuz gerçeği beni bu konu üzerinde şiir yazmaya götürecek kadar sarsmıştı. Seninle konuştuğum her dakika benim için özeldi, çok. Bunu seninle paylaşmadım, seninle bu üç yıl zarfında paylaşmadığım o kadar çok şey oldu ki. Ne hissettiğimi paylaşmadım seninle, istedim ancak yapamadım. Beceremedim yüreğimde anlamlandıramadığım kadar özel konumda olan seni; bendeki seni, seninle paylaşmayı. Sen, benim kendimi tam anlamıyla tanımamı sağladın. Benim, bir insana aşık olmamı sağladın. Burada açıklayamayacağım birçok nedenden ötürü, senden ötürü; en büyük arzularımdan biri, seninle olabilmek. Sonsuza kadar değil belki, belki sadece bir gün bile yeterli olabilir bunun için. En azından bir gün. Senin, ruhunu daha da iyi tanıyabileceğim bir gün. Evet, henüz tam anlamıyla tanımıyorum seni, ama buna rağmen tanıdığım kadarını o kadar çok seviyorum ki. Senden sonra da ruhunu seveceğim insanlar olacak elbet; ama sen ilksin. Seninle bir gün geçirebilirsem anlatacağım. Sana, seni ne kadar sevdiğimi anlatacağım. Senin yüzüne bakacağımı, seni karşımda göreceğimi düşündüğüm anda bile heyecanlanıyorum. Seninle; büyüsü kaçmasın diye yılda sadece bir kez, eylül ayında dinlediğim en sevdiğim şarkıyı dinlemek istiyorum, sana; kimselerin daha önce okumadığı yazılarımı göstermek istiyorum. 


Sana, seni yazdığım yazıları okutmak istiyorum. Ve şiirleri. Yüzlerce şiiri... Ben sana yüreğimi, dünyamı açmak istiyorum. Ve inan bana, daha önce hiç kimseye bu denli açmak istememiştim kendimi. Bir de, aynı masaya geçip hayatta en sevdiğimiz şeyi yapalım, yazı yazalım istiyorum: aynı insanları, farklı konuları.


Bunları bilmiyorsun. Belki hiçbir zaman bilemeyeceksin. Belki de hayatta sık sık yaptığım gibi, geleceği düşünmeden tamamen kendi kalbimi dinleyerek alacağım bir karar sonucunda öğreneceksin. Eğer bir gün seninle bu yazıyı paylaşmaya karar verirsem, bil ki seni unutuyorum. Eğer bunları okuyabiliyorsan, bil ki sana dair her şeyden vazgeçiyorum. Çünkü seni çok severken, yani şu an seninle bu yazıyı paylaşamayacak kadar özelimde yaşıyorum duygularımı.


Seni her zaman seveceğim.



Evrim

Eylül 18, 2017

defter

"Onu ilk gördüğüm an önceki gece yağan yağmurun toprak kokusuna karışıp, huzur veren iğde ağacına eşlik etmesini anımsar olmuştum, en az iğdenin hissettirebildiği kadar o da, naif duyguların kafamı bulandırmasına neden olmuştu. Gülümsemişti ve o kısılan gözlerinin çevresinde oluşan kırışıklıklara tebessümle yayılan dudakları eklendiğinde gördüğüm şey o günkü sabahımı, daha sonra ise tüm geleceğimi renklendirmeye yetmişti.

Bana yazı yazdığını söyledi. O gün onunla ilgili başka hiçbir şey öğrenemedim. Hayatında tek yapabildiği şeyin yazmak olduğu vurgulamıştı sadece. Cebine sıkıştırdığı kağıdı çıkarıp yumuşak ses tonuyla usulca yeni yazdığı şiirinin dizelerini bana okurken ona sadece hayran kalmakla yetinmemiş, özenmiştim de aynı zamanda.

Aşık oldum."

Defteri bırakıp pencereye doğru ilerledim ve camı açtım. Ne tesadüf, yağmur yağıyordu.

Gözlerimi kapadığım an, bana onu hatırlatan iğde ağacının kokusunu yeniden hissedebilmeyi diledim.


Evrim



Eylül 17, 2017

gül

Onun gitmesinden bir gün önceydi.


Günlerden perşembeydi. Geçmiş yetmiş iki saat içerisindeki iletişimsizliğimizi getirdiği güller sayesinde bozmuştuk. Gülleri vazoya koyup camın önüne gelişi güzel yerleştirdiğimde gülümseyerek bana bakmış ve gülün yapraklarını toplamam gerektiğini söylemişti; benim keyfim onun ne kadar yerinde değildi. Çünkü o an güllerden önce düşünmem gereken pek çok şey vardı ve o bana bu konuda hiç yardımcı olmuyordu. Getirdiği gülleri, aramızdaki kopuklukları onarmak adına atmış olduğu bir adım olarak algılamamıştım ancak yine de karmaşık duygularım yüzünden heyecanlıydım, daha doğrusu gergindim. Oysa o her zamanki sakinliğini koruyordu, benim istediğimse soğukkanlılığını üzerinden atmasıydı. Saatler süren ameliyatın ardından çevresindeki sesleri duyabilen ancak verilen narkozun etkisiyle tepki veremeyen birini andırıyordu; görüyordu, duyuyordu ve buna rağmen kılını kıpırdatmıyordu.

Karşısında oturmuş onu dikkatlice süzüyordum, ışıkların tamamını açmamıştım, başımı sağa doğru çevirsem pencereden gökyüzüne bakıp o manzara karşısında stresimi üzerimden atabilirdim ancak sanki onunla geçireceğim son gece olduğunu hissetmiş gibi gözlerimi onun güzelliğine kilitlemiştim.


Ne yaşanırsa yaşansın değişmeyen tek şey onun güzelliği olacaktı şüphesiz. Ona ne zaman onun bu dünya için fazla mükemmel olduğunu söylesem hayır anlamında birkaç mırıldanma duyuyor ve hafif utangaçlık seziyordum, elbette benim kaçık olduğumu düşündüğünü biliyordum; ama benim inancım bu yöndeydi. Ben ona inanıyordum ve belki de bu yüzden aklımı yitirmiştim. Önce gözlerine baktım, geçirdiğimiz iki yıl içerisinde bir an dahi olsa aklımdan çıkmayan o gözleri ertesi günden itibaren acıyla hatırlayacağımı bilemeden; daha sonra dudaklarına baktım. Hayatımda hissedebileceğim en güzel duyguları bana bahşeden, değdiği her yerde yılların getirmiş olduğu izleri silebilen, yaraları onarabilen dudaklarına. Ve gözlerimden yaş gelmişti, ben bunu geleceği hissetmek olarak yorumluyorum. İlerleyen zamanlarda neden ona sarılmak yerine sadece durup izlediğimi sorgulatacak olan düşünceleri öngörmek ve pişmanlıkları hissetmekti benimkisi.


Bir şeyler söyleyeceğini hissettiğim an heyecanlandım, çünkü o üç gündür gül meselesi dışında benimle konuşmamıştı, her bir kelimesini özenle seçtiği ve ruhundakilerini ustaca o sıcak sesiyle dışa vurduğu dudaklarından çıkacak her şeyi heyecanla bekliyordum.


"Bugün son," deyip durdu. Gözlerimi kısa bir süreliğine sıktım ve devam etmesine fırsat vermemek için titreyen sesimle böldüm. "Senin için bir şeyler yazdım. Okuyabilir miyim?"


Onu bölüşümden sonra kapattığı dudaklarını hafifçe araladı, iç çekti. "Sen hiçbir şey yazamıyorsun."


 Bunu beklemiyordum. Bana kızgın olduğunun farkındaydım, tıpkı buraya bu gece veda etmek için geldiğinin farkında olduğum gibi. Şunun da farkındaydım: o, güllerin sadece ölüm döşeğindeki hastalara götürülmek için uygun olduğunu söylerdi. Aşk ve gülü bağdaştıramayan biriydi o, bugün de bana gül getirerek ne kadar vahim ve acınası bir durumda olduğumu vurgulamıştı; ben onun için asla düzelemeyecek bir hastadan farksızdım. İşte bu yüzden o gider gitmez getirdiği gülleri çöpe atmıştım.

 Onunla birkaç kez kavga etmiştik, ama hiçbir şeyin bana yazamadığımı söylemesi kadar acı vermemiş olduğunu düşünmüştüm ki devam etti. "Ve hiçbir şeyi sevemiyorsun, beni de. İçinde sevgiye dair bir şey yok, bunca zaman senin sevgi sözcüğüyle kendini kandırmana müsade etsem de ben buna asla kanmadım."


Onu o an evden kovmak istedim, ve az kalsın yapıyordum da. Hızlıca sandalyemden ayağa kalkmamla üzerime ağırlık gibi çöken üzüntü ve sinirle yerime geri oturmam bir oldu. O an hayatımda bağlı olduğum tek insanın sevgime inanmaması ya da onun uğruna yazdığım ve içerisine her şeyi kattığım şiirlerimi, yazamadığımı söyleyerek yok etmesi; korkunçtu. Yine de kovamadım onu, yine de bekledim. Dedim ya, beraber geçirdiğimiz son gece olduğunu anlamıştım.


Masada duran eline uzandım.


Cevabını almak istediğim en önemli soruyu sordum:


"Sen beni sevdin mi?"



Evrim

Eylül 16, 2017

duvar

Duyduğum tek şey saatin akrebinin ilerleme sesiydi. Ancak buna rağmen, kulaklarım çınlıyordu; sessizlikten ve kendimden ötürü.

Karşımdaki boş duvara kilitlemiştim gözlerimi. Nereden geldiğine anlam veremediğim o sıkıntı henüz beni terk etmemişti. Özellikle sabah saat sekizi üç geçerken daha da şiddetleniyordu huzursuzluğum. Gözlerimi, zihnimdekilerin o mavi, boyası hafif dökülmüş eski duvara belli belirsiz yansımasını hayal ederek kapadım. Zihnim öylesine karmaşıktı ki yelkovan hareket etmeden yansıyacak görüntüyü seçmek oldukça zordu. Seçtim, yine onu seçtim. Gözlerimi açmak istemiyordum çünkü yansımalar yok oluyordu açar açmaz. Ağlamaya başladım. Onu düşünmek, kafamda canlandırmak, aklıma sürekli getirmek kadar sarsmıyordu bu hayatta hiçbir şey beni. O an, açar açmaz duvarda kitleneceğini bildiğim gözlerime sürpriz yapmak istercesine odak noktama kahverengi gömleğimi yerleştirmiştim; gömleğimin düğmelerine dokunurken hayatımın en zorlu sürecinden geçtiğimi kendime hatırlatıyordum. Olmuyordu, içerisinde bulunduğum duyguları derinden yaşamak konusunda ne kadar başarılıysam; hayata dair umutlar yaratmak konusunda da o kadar başarısızdım. Başa dönmüştüm. Çocuk gibi ellerimle gözlerimi kapamıştım, açarsam onu görmeye cesaretim yoktu. Üstelik bugün tipime çeki düzen vermeyi de ihmal etmiştim. Ağlamayı kestiğimde gözümü açmamaya gayret ederek komidindeki saati elimle yokladım. Tahta terliklerimi sırf o, çıkan sesten rahatsız olsun diye yere sürterek odadan çıktım. Duvardan uzaklaştığıma göre gözlerimi açmamda bir mahsur yoktu. Açtığımda annemi gördüm, televizyonun karşısındaki tekli koltuğa oturmuş elindeki kitaba bakıyordu. Suratı asıktı: belki de Andre Gide okumasından kaynaklanıyordu. "Anne," dediğimde kafasını kaldırdı. Bana baktıktan iki saniye sonra dudaklarından büyük bir çığlık koptu, elindeki kitabı fırlattığında hemen ayağı kalkıp beni tüm gücüyle sarstı. Bana sarıldığında omzumun onun gözyaşlarıyla ıslandığını hissettim. Anlam veremedim. Geri çekildim. "Saçlarım nasıl görünüyor?" dediğimde gözlerini kıstı. "Margise.." deyip tekrar sarıldı. "Evet?" dedim.

Sesi titreyerek sordu, "Neler olduğunu hatırlıyor musun?"

Son zamanlardan hatırladığım tek şey saat sesi ve duvardı. Bir de o. Annemin yüz ifadesinden yola çıkarak içinden geçenleri anlamak bir hayli zordu, tebessüm etmişti. "Hayır." dediğimde gözlerini birkaç saniyeliğine benden kaçırdı. Bana sorduğu sorunun cevabını almak isterken beklettiği gözyaşları yeniden belirmişti.

"Margise, sen tam üç yıl odandan çıkmadın."


Evrim