Gurbete ikinci kez gelişimde cebimde resmin, kalemimde şiirin, dudağımda dudağının teri vardı. Evin kapısını açtım, ve tam da orada sonsuza dek uğurladım seni. Yeleğimi astı kız kardeşim, çırılçıplak kaldım üzerimde armağanın olmadan; hırkan, sanatın, dansın olmadan çırılçıplak kaldım. Kutsadım seni, doğduğum yerde ölü yatarken. Yas çanları çalmakta şimdi Granada’da. Söyle, ayın altındaki mavi öpüşlerimizin izi kaldı mı tuvallerinde? Köprüler boyanmadı inan elimi tutmadığın öğlenlerde. Gölgene tutunmaya çalışan bir deliyim ben, uslu duramam vurulduğun tarlada. Yas ağıtları yükselmekte Granada’da. Söyle, dans ediyor mu kızıl giyimli çingeneler? Unutmak istiyorum bunları! Çirkinsem, kötüysem eğer; gözlerimdeki kandan sen seyre dal sefaleti. Eskitmem ben arkadaşlarımı, yalnızca sığ eller sonsuza dek birlikte kalır. Oysa coşku, oysa tutku, oysa sevinç; büyüktü, bitti. Yeniden doğurmaz anam beni. Her aşkım ilk aşkımdı, öncesi nedir inan bilmem. Şehir uykudayken itiraf edebilirim yalnız, memleketimi gördüm sende. Tütün kokan ovalarda, dağların en dumanında ve Munzur’un suyunda yeniden doğdun sen. Üç yıl önce bugün, kapıyı üzerine kapadım. Anlatmazdım sırrımı, bilirdin çünkü ben söylemeden. Düğmelerin yakardı parmak uçlarımı, tebessüm ederdim o vakit. Unutmak istiyorum bunları! Duymazlar, görmezler, bilmezler. Canım Johann, gözlerine bakmaya çekinirdim. Yüzünü belleğime saklar, eve dönüş yolunda farkına varırdım; yanlıştı tüm bunlar. Bir davet sofrasına oturup ağlamak istedin için için, yabancıydın artık bana. Yalnız biz, yalnız biz biliyoruz. Beddualar okunur, ömrü sefalet içinde geçen bir garibanın ardından cebindeki mektubu özenle saklanır. Tebriz’e yol alır bu kadın. Bilmez miydin başımdaki kızıllığı, yüreğimdeki ehlibeyti, bilmez miydin ah! Umudu yeniden sürgüne yollamak ne güçmüş, kaçırdığın her gün doğumunu çatıda beklemek ne imkansız. Değişmedi hiç tuzlu havada içeri buyur ettiğim arkadaşlar, uzandığım eller. Vadiye düşen gölgeye isminle seslenirim halen. Büyümedim hiç. Pencere açık, ışığının tılsımı olur da bir gün odama dolar diye. Yaşadım ve öğrendim seni, ve yitirdim bir yerlerde. Söylemez ama hep bilirdim, benden sana yar olmazdı. Yitirdim çocuksu hevesimi, en kıymetli dörtlüğümü, sana bahsini etmediğim sevgilimi. Sıcak dudakların vardı, gecenin ikisinde denediğim. Kaçtığım, döndüğüm, utandığım. Eskiden nasıl kolaydı elin elimde yürümek. Bugünse ağaçların arkasına koşuyor, öğleyin üzerimize yalnız güneşi giyiyoruz. İşçiler yürüyor, çarıkları çamura batmış; sırtlarından delici terler akmakta. Seni sormaktalar bana. Onlar ki dünyanın en namuslu işini yapmaktalar, onlar ki kanlı mayısların yükünü omuzlarında taşımaktalar. Bir halaya durmaktalar, kah umutla kah hüzünle eşlik etmekteyim kavgalarına. Gittiğimde papatyalar getir terk edildiğim kayalara. Bir bakarsın, aramıza sıralanan tepeleri aşar büyümüz. Mumla kapadığım zarfları bulursun, iç çekersin üç yıl önce kalemimin dokunduğu satırları yutkunurken. Tanıdık gelir bahsini ettiğim huzursuzluklar. Evdesin, gecenin bir yarısında mavi duvara yansıyan yüzler çoğalıyor. Benim yüzümü arıyorsun. Bak, gramofonda 45’lik bir plak çalıyor. Unutmak istiyorsun bunları! Bir rüyadayım. Yas kıyafetleri giyilmekte Granada’da, sen neredesin?
Evrim