Ekim 30, 2015

kısa saçlıyım

Saçlarımı kestirdim bugün. Eve gelince ağladım. Çünkü aynaya baktığımda eski Evrimle karşılaştım. 2013 yılındaki Evrimle. O Evrim'in bugüne dair hayal ettiği şeyleri yaşayamamanın içimde yarattığı öfke ve hüzün gözlerimden yaş olarak aktı. O zaman da saçlarım kısaydı, tıpkı bu sabah aynada gördüğüm saçlar gibi. O zaman bir oğlana aşık olmak üzereydim, yanaklarıma renk geliyordu, ilk kez bir heyecan duygusuna kapılmıştım, gülümsüyordum, umutluydum. Hayal kuruyordum, kısa saçlıyken. Bir sürü hayal, en büyük hayalim onunla ilgiliydi. Hayatında yer almak istiyordum onun. Onu düşünüyordum, kısa saçlıyken. Onu izliyordum, kısa saçlıyken. Bir günlüğüm vardı, kısa saçlıyken. Onu yazıyordum, her bir sayfasına onu yazıyordum. Onunla iletişimde olduğumuz her anı not ediyordum, bana karşı söylediklerini harfi harfine yazmıştım, hislerimi masum bir dille ifade etmiş ve her sayfanın sonuna geleceğe dair beklentilerimi sıkıştırmıştım. Kısa saçlıydım.

Bugün o defteri yıllar sonra elime aldım, bütün sayfaları usul usul okudum. Unutulan her bir hissi yüreğimde tekrar canlandırmak istermişçesine hazmede hazmede okudum. Kimi cümleleri gülerek okuyordum, kimilerini şaşkınlıkla, kimilerini ise gözyaşlarımı tutamayarak. En önemlisi bir kişiye duyulan masum bir sevgidir bana göre. Bir kişi, sadece bir kişiyi masumca sevebilir, sadece bir kişi için hayaller kurabilir, sadece bir kişiyi yazabilir sayfa sayfa. İşte bu öyle bir masumluktu, ben onu masumca sevdim, çok sevdim. Sayfaları okumaya devam ederken bir sayfada ufak bir kağıt parçası buldum, hatırladım. O kağıt parçasını görür görmez ağlamaya başladım. Onun bana hediye ettiği aptal bir kağıt parçası için 2013 yılında ağladığımı anımsadım, şimdi de ağlıyordum, yıllar sonra. Arkama yaslandım, gözlerimi kapadım. Tüm anılarımı birebir tekrardan canlandırdım kafamda, çok güzeldi. Hayatımın en huzurlu dakikalardı geçmişi hatırladığım dakikalar. Ben geçmişte mutluydum, şimdiki zamanda değil. Gelecek ise hiçbir zaman geçmişin hissettirebildiklerini hissettiremeyecekti. Sonra anıları bir kenara bırakıp onun yüzünü hatırladım. Gördüğüm en mükemmel yüz, en mükemmel. Defterimin kapağını kapadım. Fotoğraflarımıza baktım, tekrar geliyordu gözyaşları. Çekildiğimiz pek fazla fotoğraf yoktu, ancak iki fotoğraf karesi her şeyi belli etmekte yeterliydi. İkisinde de dünyanın en mutlu insanıydım ben, gülerken gözlerimin çevresi kırışmıştı, yanaklarım kıpkırmızıydı, çünkü yanımdakini seviyordum. Fotoğrafları uzun süre inceledim, bir daha asla aynı fotoğraf karesinde olamayacağım kişiye baktım epeyce. Sonra fotoğrafları bir köşeye ittim. Müzik açtım, Ahmet Kaya'dan Kendine İyi Bak çalarken tüm duygularım doruk noktasına ulaşmıştı. Bu şarkı bana hep onu hatırlatmıştı, her zaman da onu hatırlatmaya devam edecekti, ne zaman bu şarkı bir yerde çalsa kendimi tutamayıp ağlardım, her zaman ağlayacaktım. Müziği kapattım. Ben onu sevmiştim, kısa saçlıyken. Yıllar sonra, onu hala seviyorum.

Kısa saçlıyım.
Ve o adamı yarın göreceğim.

Ekim 26, 2015

yazdıklarım kadar

Duvarlar mavi.


İhtiyacım olan iki şey de benimle: o ve sessizlik. Bir gece vakti bahçedeyiz, bir ayağı kırık olan tahta masamızın üzerinde rastgele koyduğumuz notlarımız, kitap sözlerini ve şiirleri yazdığım defterim, bir şişe sıcak şarabımız; bir de şaraptan sonra benim ısrarımla içmekte olacağımız kahvelerimiz. Kahvenin kreması benim tarafımda duruyor yalnız, o bu seferlik sade içmekte karar kılıyor çünkü. Hava soğuk, rüzgar yanaklarımı soğuturken ve parmaklarım donuk bir şekilde birbirine kenetlenmişken karşımdaki güzelliğe bulanık gözlerle bakıyorum, onun kahvesinden minik bir yudum almasını, hırkasını bedenine sıkıca sararken izlendiğini fark edip gülümsemesini, bana böylesine derinden bakabilmesini, onu, onun yüzünü güzel buluyorum. En çok da yüzünü. Yüzüne bakarken ağır bir ağlama isteğiyle sarsılıyorum, sonra kendimi tutuyorum, nasıl olsa birazdan o gittiğinde tüm gece ağlayacağım çünkü. Benim elimde bir Ahmet Altan kitabı var, onda ise ..... O ciddi bir surat ifadesi takınıp okumaya başlarken kirpikleri hızlıca hareket ediyor, göğsü ritimle, bazen de ritmin dışına çıkarak inip kalkıyor, okuduğu sayfada bana rastladığına, kelimeleri benimle ilişkilendirdiğine, beni okuduğuna eminim. Ben onu seyretmekten kitabımın kapağını dahi açamıyorum. Açmak da istemiyorum, karşımdaki insan birçok romana bedel olabilecek kadar sanatsal güzellikteyken kitap okumaya gerek duymuyorum. Kremamı kahveme eklerken arka fona Mavi Duvar müziğini ekliyorum. Huzur bu olmalı diye düşünüyorum, onun kitabını masaya bırakıp bana baktığını görüyorum. Eğer sessizliği bozarsam bu huzur ortadan kalkacak, biliyorum. Belki de hep susmalıyım. Ben konuşur konuşmaz alayla, aslında belli etmese de acıyla güleceğini ve masadan kalkıp gideceğini biliyorum. Aramıza mesafeler koyacağını, benimle hiç tanışmamış olmayı dileyeceğini, bir daha beni sevmeyeceğini biliyorum. Çünkü işin sırrı konuşmakta, işin sırrı gerçeklikte. Evet evet, konuşmak dışında her şey yazdıklarım kadar gerçek. Ben onu yazdıklarım kadar seviyorum. O, yazdıklarım kadar güzel bir adam. O, yazdıklarım kadar yakınımda.


Yani, değil. Şimdi ise yazdıklarım kadar gerçek bir ses tonuyla konuşuyorum, gözlerimi kapatarak.


"Okudum." diyorum. "Benden okumamı istediğin kitabı okudum."


Duvarlar mavi.



Evrim