Kasım 27, 2019

dresden

Aynı şehirde farklı pencere önlerindeyiz.

Sen yağmuru bekliyorsun, bense aylardır elime ulaşmayan mektubunu. Yağmur sana bir bistro çıkışı kavga ettiğimiz ve farklı taksilerle ayrıldığımız geceyi, mektup bana buluşamayan gözlerimizi ve yapamadığımız yolculuğu anımsatıyor. Sen duvarları portrenle süsleyen kadını, bense masanın üzerinde bıraktığı kahve bardağını hala kaldıramadığım seni seviyorum. Duvarlar sana hiç konuşmadığımız akşamı anımsatıyor, kahve bardağıysa bana Prag'da biriktiremediğimiz aşkı.

Aynı şehirde farklı kitapları okumaktayız.

Sen Uğultulu Tepeler'i okuyorsun, bense haftalardır bavulumda olduğu halde ancak beni terk ettiğinde başladığım Notre Dame'ın Kamburu'nu. Uğultulu Tepeler sana hırçınlığını ve aramızdaki tutkuyu, Notre Dame'ın Kamburu bana içimdeki saf sevginin yalnız seninle anlam kazandığını anımsatıyor. Sen sonunu tahmin edebildiğin kitapları raflara yerleştirmeyi, bense ilk sayfadan bana geçmişte okuduklarımı unutturan seni seviyorum. Raflar sana, yazarların soyadlarına göre yerleştirdiğim şiir kitaplarını ve oturma odasındaki tekli koltukta unuttuğum günlüğümü anımsatıyor, sense bana ağlarken çıkamadığım merdivenleri.

Aynı şehirde farklı düğmeleri kaybetmekteyiz.

Sen yatak odanda mavi yeleğinin mor düğmesini arıyorsun, bense doğum günümde bana hediye ettiğin elbisemin zor kapattığım düğmesini. Mor düğme sana, bir cumartesi akşamı çimlere uzanırken kulağımı acıttığı için çıkarıp ceketinin cebine iliştirdiğim küpemi, elbisem bana günün ilk ışıklarında eve vardığımızda plaktaki nostaljiye eşlik edişimizi anımsatıyor. Sen güzel şehirleri yalnız bir kere ziyaret etmeyi, bense her görüşümde benzersiz sihirlerin etkisinde sarhoş olduğum vadilerdeki seni seviyorum. Şehirler sana, beni takip etmen sonucu vardığımız köprüyü ve isimlerimizi birbirimizden sakladığımız kütüphane katlarını anımsatıyor, vadilerse bana yenemediğimiz acı sessizliği. Altına hücum sevgilim. 

Yağmur hiç yağmadı, sen hiç mektup yazmadın.


Evrim

Kasım 02, 2019

22

Heykellerde gizlenen yirmi iki sır var.

Rumi'nin şiirlerine açılan gemiye binmek için karanlıkta gün ışığını yaşamak zorundayım. Ağlardım, Tanrı'dan beni güneş olarak yaratmasını isterken. Cesareti yitirdiğimi düşünürdüm, kanatlarımın alevler içinde kaldığı kabustan uyanamazken. Yazardım, sevgiyi anlamaya çalışan bir kız çocuğunun masum elleriyle kalp gözümü açarken.

Dünyamın hapishanesinden, zihnimden, sıyrılmakta ve varlığıma sığınmaktayım.

Geçmişte gördüğüm, keşfettiğim, biriktirdiğim her ne varsa unutayım; viraneler değil benim evim. Eğilip yeri öpeyim. Sükûneti bulma gayesiyle ruhumu bekleyeyim, sevgi içeri girsin. Haritaları pencere kenarında unutayım, bavulumda yalnızca Şems'in gözleri yer alsın. Bilinmeyene yol alayım, tapınakların bodrum katında güller açsın.

Sırlara ulaşan ben olacağım.


Evrim