Bir nehrin kıyısında burktum sağ ayak bileğimi. Kurudu elim, dudağım, gözüm. Susuz kaldım günlerce. Ağaca yaslanıp hikayeler anlattım yanımdaki güruha. O vakitler içim üşümezdi benim, nereye gittiğimi bilme gayem de yoktu. Ağızdan ağıza dolanırdı ailemizin geçmişi, büyüklü küçüklü herkes pür dikkat kesilirdi gölgede oynayan piyeslere. Akşam olup da ateş yakıldığında geçerdi kaygım, belirirdi sitarem, büyürdü kıskançlığım. Şimdi yarınımı arıyor, seni odamın çekmecelerine saklıyorum. Patikanın sonunda yatağımdaki yabancılar, kimsesizliğim, zihnimi terk etmeyen kusurlarım. Yemeyi bıraktım, artık güldürmüyorum da zorbaları. Yarınlarımı ellerinin arasını al, bana hayatımı geri ver. Bir hayaldir vadilere çıkan bu yolda seninle yan yana yürümek. Ben telefonun başında bekliyorken sen başka bir evdesin. Hiç böyle hissetmedim. İlk sen söyle, aklına geliyor muyum? Hayatım boyunca kimseyi incitmedim. “Ey ulu Tanrım! Mutlu olmak, sevilmek bu mu?” Mutlu. Mutlu. Mutlu. Birkaç hafta yaşadım, beni sevdiğin zamanlarda. Ziyadesiyle köşeye itildiğim bu şehirde, sofraya buyrulmadığım bu toplulukta, kadınların taşlandığı bu sokak arasında rastlaştık. Öfkelenmeye dahi hakkımın olmadığı, elbiselerimi cumartesileri ütülediğim, aşkı birkaç romanda öğrendiğim şehir. Gururum, gençliğim, itibarım; var olamadığım şehir. İhtimal veremedim seni gördüğüm o an, ihtimal veremedim hayatımın geri kalanını seni yazarak geçireceğime. Sen, gösterişli kahramanlarının yenilgilerine ağlıyordun. Ben, hatırlamanın cehenneminde bir çıkış arıyordum. Yatağının altında portremi sakladığını kim bilebilirdi? Ben de senin kahramanın sayılırım. Taşranın en cesur delikanlısı, şatonun en korkak kadınıyla tanıştı. Bahçeyi tüm akşam perdenin arkasından izlerken, karanlıkta elime yaklaşan elinin hayalini kurardım. Onlar etrafımızdaydı. Tutkum büyürdü, korkum da öyle. Sonumu seçemiyordum, öyleyse yıkımım aşktan olacaktı. Bu eller benim. Bu yangınlar, korkular, bileklikler benim. Tüm evren göz bebeklerimde. Kapımı kapatamıyorum, öyleyse pişmanlıklarımın savaşı süregelecek. Güzel miyim diye düşünürken şapkalarıma dahi hayran olan ateşli bir ruh. Bir ruh ki, eşine rastlamak mümkün değil. Canımı acıtan hadiseleri senden başkasının anlaması mümkün değil, ve mümkün değil gözünü alamadığın kolyemi çıkarmak. Benim dudaklarım en son seninkilerle buluştu. Peki sen aynısını söyleyebilir misin? Pazar günü senin doğum günün, ve ben o gün kendimi bir yerlerden atmak istiyorum; kutlamaya dahil olmayacaksam. Delireceğim, seni istiyordum yalnızca. Mutlu. Mutlu. Mutlu. Gözlerime sürme çeker, siyah gardrobumu renklendiririm; korsemi bağlatır, beyaz ayakkabılarımı temizletirim. Aynaya son bir bakış attığımda yıllar sonraki kendimi görürüm. Sesin duyduğum en güzel ses olmalı, yanımda olmalısın ve tam bu saatlerde. Bir yer bulmalıyız Tuna nehri kıyısında. Sürücü koltuğuna uzanmamalıyım, kapıyı açmanı istemeli ve eve giden yolu uzatmamalıyım. Bir şiir okurum balkonumda, işitirim yurdundan kovulan çocukların sesini; ki hepsi bana annemi hatırlatır. Restoranda gözlerimizi kaçırmaz, kasabanın diline düşeriz. Kalp atışın hızlandığında anlarım, sen benim en yakın arkadaşımsın. Her doğan yeni günde senin hatıran. Senin mavi gözlerin. Benim 17 yaşım. Benden önce çok hayat yaşadın, ancak hiç bu kadar devleşmedin sen. Sana seni anlatma cesaretim olmayacak hiç. Senin bir dünyan var. Benden, itibarımdan ve ihyamdan daha büyük bir dünya. Ve ben o dünyanın kapısında bekleyen bir şakayıkım. Ben seni yazmaktan ziyade görmek isterim. Çünkü sabahları uyandığında hangi kaseti açtığını bilmiyorum veya kitaplarını hangi sırayla dizdiğini veya mutfağın hangi köşesinde beni düşündüğünü. Yatağının baş ucunda hangi romanların durduğunu da. Ki bilsem hemen alır okurum. Ben aslında her kitapta seni bulurum. Her sayfaya bize dair izler bırakırım. Bana Schiller’i hatırlatırsın. Uzanmaya çekindiğim kütüphane raflarında, yere çöküp ağladığım merdiven basamaklarında, bir perşembe akşamı çıktığım yolculukta sen, sen, sen varsın! Sana inancım kocaman, sevgili. Sana güvenim kocaman. Sen ailemsin. Kalbimsin. Gençliğimin en güzel, en parlak hatırasısın. Bana “Güneş ışığı” diye seslenirsin. Ve dünyanın en mutlu insanı olurum o vakit. Şehir merkezi, kanal, aşk köprüsü; bu bir roman olmalı. Sarhoş olup sana haber gönderiyorum: büyük ahmaklık! Ancak çok eğleniyorum ben. İnsanım çünkü. Deliriyor, kendimden geçiyorum, ağlıyorum. İnsanım ben ayıbımla ve kinimle. Gerçek şu ki, heyecanımı kaybettiğim bir akşam seni tanıdım ben. Evden çıkmadığım üç haftanın ardından. Halbuki saçlarımı dahi taramıyor, halbuki gazete küpürlerini biriktirmiyordum. Sonra el sıkıştık seninle. İsmini duyduğumda çocuksu bir heyecan kapladı içimi. Geldin oturdun masada yanıma. Başını yasladın, paltomu getirdin, belimden tuttun. Yakınıma yanaştın. Birkaç gecedir düşünüp duruyorum. Bana neden dokundun? İki gündür pikabında çaldığın müzikleri dinliyor ve seni yazacağım anı bekliyordum. Sen, gitmeyi hayal kurduğum topraklar, sen kış vakti tattığım sıcak bir zehirsin. Keşke unutabilsem tüm bunları. Bir nehrin kıyısında kestim saçlarımı. Yandı elim, dudağım, gözüm. Aç kaldım günlerce. Ağaca yaslanıp dizeler uydurdum yanımdaki güruha. O vakitler içim üşümezdi benim, nereye gittiğimi bilme gayem de yoktu.