Ekim 18, 2018

perde

Bir perdenin arkasına sığdırabiliriz hikâyemizi, hikâyemizin geçmişten geleceğe evrilen akışını, hikâyemizde şu ana dek yer almış tüm kahramanları; hikâyenin geçtiği tüm mekan ve zamanları kısa bir kapı genişliğindeki açık renkli perdeye tüm şeffaflığıyla ve aynı zamanda tüm gizemiyle aktarabiliriz. Kendimizi aktarabiliriz ve yaşatabiliriz o gölgelerin belli belirsiz hareketlerinden oluşan büyüyle. 

Hikâyemizin nerede başladığını biliyoruz aslında. Tam şu an karşılıklı koltukları doldururken bedenlerimiz ve hiç ayrışmıyorken ruhumuz, akşam vakti saat onu yirmi dokuz gece Kars'a gidiyorken konuşabiliriz içimizde sevgiye dair ilk hissiyatların oluştuğu o günle ilgili. O günden itibaren yaşadığımız her olayı tekrar yaşayabiliriz çıktığımız bu nostaljik tren yolculuğunda, iki saatte bir yanımıza aldığımız o eski mektupları tekrar büyük bir ciddiyetle okumak koşuluyla. Bir de yazmak... Çünkü biliyorsun, yazmadığımız yolculuklar pek de güzel geçmiyor. Çünkü biliyorsun, özellikle de birbirimizi yazdığımızda ölümsüzleşiyor her an. Yazı yazmadan evvel masandan eksik etmediğini bildiğim şarabı ben getirdim bu sefer, hem yazma sürecini sekteye uğratmamak için hem de evinde yarım bıraktığım şarap şişesini telafi etmek için. Kadehlerimizi birbirine değdirirken aklından geçmekte olan kitabı dahi biliyorum, o kitabın karakterlerinin de vagonda yanımızda olmasını diliyorsun; ki zaten öyleler. Benim kalemimden çıktıkları için değil sadece, o karakterler bizim birer yansımamız oldukları için. Görüyorsun ya, seni yazdığım defterlerdeki cümleler her yerde canlanıyor; en önemlisi senin zihninde. Daha doğrusu görmüyorsun, henüz farkında değilsin o kitabın yazarının senin karşında oturmakta olan, senin bütün gençliği birlikte geçirdiğin kişi olduğuna ve o kitapta seni anlattığına. 
 
Bir perdenin arkasına sığdırıyoruz hikâyemizi. Kırmızı ışıklarla aydınlattığımız odamız biz birlikteyken zifiri karanlıkmış gibi hissediyorum, gölgemizse kendi başına apayrı bir hikâye yaratmak üzere. 


Evrim