Bir perdenin arkasına sığdırabiliriz hikâyemizi,
hikâyemizin geçmişten geleceğe evrilen akışını, hikâyemizde şu ana dek yer
almış tüm kahramanları; hikâyenin geçtiği tüm mekan ve zamanları kısa bir kapı
genişliğindeki açık renkli perdeye tüm şeffaflığıyla ve aynı zamanda tüm
gizemiyle aktarabiliriz. Kendimizi aktarabiliriz ve yaşatabiliriz o gölgelerin
belli belirsiz hareketlerinden oluşan büyüyle.
Hikâyemizin nerede başladığını
biliyoruz aslında. Tam şu an karşılıklı koltukları doldururken bedenlerimiz ve
hiç ayrışmıyorken ruhumuz, akşam vakti saat onu yirmi dokuz gece Kars'a
gidiyorken konuşabiliriz içimizde sevgiye dair ilk hissiyatların oluştuğu o
günle ilgili. O günden itibaren yaşadığımız her olayı tekrar yaşayabiliriz
çıktığımız bu nostaljik tren yolculuğunda, iki saatte bir yanımıza aldığımız o
eski mektupları tekrar büyük bir ciddiyetle okumak koşuluyla. Bir de yazmak...
Çünkü biliyorsun, yazmadığımız yolculuklar pek de güzel geçmiyor. Çünkü
biliyorsun, özellikle de birbirimizi yazdığımızda ölümsüzleşiyor her an. Yazı
yazmadan evvel masandan eksik etmediğini bildiğim şarabı ben getirdim bu sefer,
hem yazma sürecini sekteye uğratmamak için hem de evinde yarım bıraktığım şarap
şişesini telafi etmek için. Kadehlerimizi birbirine değdirirken aklından geçmekte
olan kitabı dahi biliyorum, o kitabın karakterlerinin de vagonda yanımızda
olmasını diliyorsun; ki zaten öyleler. Benim kalemimden çıktıkları için değil
sadece, o karakterler bizim birer yansımamız oldukları için. Görüyorsun ya,
seni yazdığım defterlerdeki cümleler her yerde canlanıyor; en önemlisi senin
zihninde. Daha doğrusu görmüyorsun, henüz farkında değilsin o kitabın yazarının
senin karşında oturmakta olan, senin bütün gençliği birlikte geçirdiğin kişi
olduğuna ve o kitapta seni anlattığına.
Bir perdenin arkasına
sığdırıyoruz hikâyemizi. Kırmızı ışıklarla aydınlattığımız odamız biz
birlikteyken zifiri karanlıkmış gibi hissediyorum, gölgemizse kendi başına
apayrı bir hikâye yaratmak üzere.
Evrim