Ekim 26, 2021

boudicca

Yaşlı bir adamın portresi büyülüyor tüm kasabayı. Pencerenin önünde, heykelinin süslediği meydanı seyre dalıyorsun, gitmemiş senden halen. Öfken taptaze beklemekte. Sitemin, huzursuzluğun, açlığın. Arkadaşına hiç mektup yazmadın değil, evinin önünden beş kez geçmene rağmen uğramaya cesaret edemedin yalnızca. O seni incitti, sense başkalarını. Gergedan mevsimlerinde açmadın kapını kimselere. Belki her şeyi bilmek için toydun. Belki tuhaf, acemi, deliydin. Dört duvarın arasında küçülmekteydin günbegün, sandığın babana okuyamadığın itiraflarla, dolabınsa unutulmaya yüz tutmuş düşlerle doluydu. 61 oldun bugün. Kim talip olur ki bu sessiz kutlamaya? Kadehler, dedikodular, parkeye değen topuklu ayakkabılar; hiçbir şey yıkılmıyor. Kanını kuruttu belki her bir zorba. Yaktı seni, öldürdü bu acı; günbegün. O yansaydı karanlıkta yanında, böylesine aciz kalmazdın kötülüğün karşısında. Kaosun çevrelediği uçurumun kenarından seni kurtaracak tek bir mucizeyi arayıp durdun yıllar yılı. Gittiğin her yere beraberinde götürdün oysa kafandaki kalabalığı. Her şehirde tekrar tekrar yenildin kendine, her bedende tekrar tekrar düştün cehenneme. Sahi, eğer şahit olursan gazap üzümlerine, bırak gel toprağını. Harap oldun bak, günlerin sayılı. İçinde yaşadığın bataklığa dönüştün. Ölmeden evvel okuduğun dizeler, bozduğun plaklar, yaktığın polaroidler. Sabahın ilk ışıklarında Granada pek güzel olur. Kendini bulmadan sonlandırdığın her yolculuksa seni yalnızca geçmişine götürür. Hayır. O apartmanı çoktan terk ettin sen, bir daha adım atmadın kahkahalarıyla canını yakan o güruha. Büyüdüğünü sandın bir ara, hep aynı insanı öptün o günler. Hep aynı yerde yığılıp kaldın. O gece gitmesine izin verdin. Herkesin içinde dans ederken aslında odanda saklanıyordun. Çünkü bu insanlar Boudicca'nın Romalılara yenilişini izlediler. Bu insanlar masalını yitirmeyen çocukları gömdüler, ve alay ettiler ilk şiirini yazan kadınla. Asla savaşmadın, aşağılanmış olarak bekledin orada öylece. Yanından düzineler dolusu insan geçti, biri dahi görmedi seni. Geçmişini anlatmadın ona. Evini. Lakin affettin onu. Geçmişini anlatmadı sana. Evini. Anlatmadıklarının arasında günahları da vardı. Herkesle konuşabilirsin, o hariç. Hastalık sonsuza dek sürüyor. Görüyorsun, gençliğini hiç yaşamadın sen. İşte bunları düşünerek saydın yıldızları, böyle seyre daldın ayı. Böyle geçirdin son geceni. Hâlâ çok uzaktasın. Vakit, durulduğunu sandığın dalgaları geride bırakma, yol alma vakti, bilakis çürüyen çehrelere ve devleşen hayaletlere. Bir zamanlar arkadaşının adını yazmak istediğin sırtın şimdilerde kan içinde, ve hiçbir zaman kolay olmamış bu hikayenin tanığı ayrılmakta Berlin’den. Bu gece bu sokaklar sonbahar sisiyle kabarıyor. Kıskandın onun cesaretini, umudunu, grevini. Bilmezsin şarkı söylemesini, yuvadaki serçelerin keyfini. Yaz işte bir yerlere, başka bir gök var bir yerlerde. Ve şimdi bir başınasın, gözlerinin üzerinde savaşla yaşayan tek sen varsın. Hayatını yaşadığını söyleyebilir misin? Apansız, farkındasız sarar insanı düşünceleri, aç susuz topraklarda yalvarır ilk kez yaradana. Kutsaldır gümüş vazodaki hevesi, sıcaktır bilekleri. Saçları kızıl, geleceğe uzanan merdivenlerin arayışındadır. Asfaltı bozuk yolları yürürken ısırgan otunun hikâyesi zihnini yoklar, gömleğinin düğmelerini iliklerken ölen kahramanlarına duyduğu saygıyla derin bir iç çeker. Yanakları kızarır kuşların kanadına kalemiyle sevgi yüklerken. İnsan, yıllar sonra fark eder, hiçbir aşkı yeniden yaşayamaz. Büyük bir huzursuzluk nüfuz eder bu kasabanın her bir gözüne. Felaketin yabancıların dudağında, kederinse caddelerin en devasa afişlerinde. Kaçamazsın. İlk arkadaşın bu evde, bu odada ilk davetin. Dayanamazsın. Bir insan nasıl 17’sinde her şeyi bilip 61’inde hiçbir şey bilmez? 


Evrim

Temmuz 20, 2021

proserpina

Şehir şehir büyür bu tutku, ülke ülke. Kaçsam, koşsam, ardıma bakmasam da hakikatin kirli sularında bulurum hep kendimi. Bahçedeki sandalyeleri maviye boyamaya yeltenir, daha sonra okuduğum bir şiirin etkisiyle yığılır kalırım. Gözüme uykunun girmediği o akşam dalgalar konuşur benimle ansızın. Ve anlarım, ömrüm boyunca yalnız sana sadık kalacağım. Proserpina derler bana, güzel değilim oysa efsanelerin aksine. Zeus ihanet eder, yasa boğulur Olimpos. Kanım, şiirim, belleğim hapsolur bu koca ülkede; ve sen kapını kötü adamlara açarsın. Oysa çok öncelerden tanırım ben seni. Lorca 39’una basar düşlerimde, ve sen halen belirmezsin. Çalan telefonlardan birinde olmalısın muhakkak. Saklambaç oynayan çocukların terinde, Karamazov’un işlediği günahta, yolumu kaybettiğim gergedan mevsiminde. Sabaha kadar beklerim kulaktan kulağa dolaşan haberini. Ve anlarım, yalnız seni beklemişim yıllar yılı. Bilir misin, ben epeydir gözlerimi saklarım. Gizlenirim görüleceğimi sandığım akşamlardaki ürpertici sessizliğe, ve sığınırım her birinde göz yaşımı taşıyan yıldızlara. İsyana kalkışan cesur yüreklerin birinde izine rastlanmalı muhakkak. Okuldan eve dönüş yolunda ağlayan kızın çarığında, kötülüğün cirit attığı kasabalardaki düşmanda, ansızın kanadı kırılıp balkona düşen martıda. Tapınaklara vururum kendimi, denize, çöle, fırtınaya. Pek fayda etmez. Geçmişi pek sık yad ederim böyle günler, sen varsın orada. Gözlerimi açtığım şehirsin, 10’umda kapısından girdiğim mektep; 19’umda diri diri gömüldüğüm. Saçlarımı boyattığım ilk renksin, kırmızı. Kütüphanenin kuytu köşesinde Andre Gide’yi keşfettiğim ilk perşembe. Lorca’nın mezarını ziyaret ettiğim ilk yıl, 1943. Kağıdın yüzü kızarır mı bilmem, ancak seni Berlin’den beridir arıyorum. Sevgi değil bu, kainata sığmayan bir nefret. İsyan bir bakıma, günlerinde aşkın gezdiği romanın bir parçası belki de. Gençliğimde, feryadımda, 15’imin küstahlığında buluşmak var seninle. Dört mevsimin sonbaharında, son oyunda, yahut en uzun gecede. Kıskanırım seni derdimden, kelimeden ve ayak bileğine değmiş zincirden. Eğer sen ömrün boyunca bir kez dahi okumayacaksan küserim kaleme, ağlarım ölmenin zor olduğu ekime. Kumsaldan viraneye geri döner, eylülün yirmi sekizinde uğurlarım aldattığım okurlarımı. Alışık olduğum her şey değişir. Proserpina derler bana, hakkımdaki yegane gerçek bilinmez oysa efsanelerin aksine. Şehir şehir büyür bu tutku, ülke ülke. Kaçırılsam, koparılsam, ardımda iz bırakmasam da hakikatin büyüsünde bulurum hep kendimi: sende. 


Evrim

Nisan 25, 2021

dört mevsim faroe

Eve birlikte yürüdük, o günden sonra eskisi gibi kalamadım. Geriye kalan yıllarımı ise onu yazarak geçirdim.

Yerler toz içinde. Güneş ağlıyor bacağımdaki izlere, gündüz vakti yıldızlar konuyor kapıda asılı gömleğime. Düşünüyorum, ölene dek bu sırrı tutabilirim. Hiç çalmasın kapım. Ölene dek yalnız karanlıklarda hayalini kurabilirim onun. Hiç açılmasın pencerem. Eski zamanların insanıyım ben. Utanırım sözden, gözden, resimden. Kaçarım kalabalıktan, itiraftan, fısıltıdan. Kolilerdeki kitapların arasına saklıyorum onun ismini, takı dolabımın gözüne. Bir başkasıyla konuşamadığım bir dili öğretmiş bana. Ölene dek yakın uçabilirim güneşe. Hiç yanmasın kanatlarım. Bir vakit haberini alıyorum August’un, nihayet. Ve düşünüyorum, hayatım boyunca bir daha hiç yaşayamayacağım bu anı. Beni takip eden kimse olmamalı, ve ellerim birleşmeli geride kalan yoldaşlarımla. Çatı katlarına çıkmalı, haykırmalıyım. Tavana bakıyor gözlerim, hiçbir zaman cesur olamayacağım. Küçük bir dairenin içinde dolaşıp durur kalemim, cehennemin aşağı katlarına doğru ilerler sözcüklerim. Yazıp da göndermediğim mektuplar duvarını süsler bu küçük dairenin, yanar her bir sayfa yedinci katta. Affet beni, hevesim alındı elimden; neşem, umudum, çocukluğum. Sabahın seher vaktinde içimdeki kötü hisle kalakalıyorum. Dışarıda kıyamet kopuyor belki, duymuyorum. Bir vakit özgürlüğüne kavuşuyor August, nihayet. Ne yücedir 1950. Ona kurduğum sözcükler öyle az ki, bu daha da heyecanlandırıyor belki onu. Anlamak istemez beni hemen, böylesi daha masalsı. Ruhlarımız bundan çok önce buluşmuş gibi, ve anlamış gibi birbirini; hep anlayacak. Nereye gidersek gidelim, kaç yıl geçerse geçsin.


Eve birlikte yürüdük, o günden sonra eskisi gibi kalamadım. Geriye kalan yıllarımı ise onu yazarak geçirdim. 

Evrim

Mart 29, 2021

basil

Ya hiç gerçek olmadıysan?

Hallstatt’da bu mevsim pek tatlı geçer. Adımı paylaşmam kimselerle. Biten parfüm şişelerini saklarım yıllardır, portrelerin üzerini hep örterim. İnci kolyeyi de yalnızken takarım, çünkü bana hep çocukluğumu anımsatır. Elim hep kalbimde. 


Ben aslında hiç büyümedim. Kimsenin gözünün içine bakmadım. Bir kasabaya taşındık, ve o gün kaybettim yüzümü. Perdelerin değdiği parkeye her gün bir çizik attım. Kim anlardı konuştuğum dili? Ayakkabılarıma bakarak ve kendimle konuşarak yürüdüm okuldan eve. Kim açardı kapısını? Çantamda bir dünya dolusu kitap vardı, öğleyin yaramazlık yaparken düşmüş ve sağ bileğimi burkmuştum, yanaklarım pespembeydi. Kim eşlik ederdi yükselen koroya? Büyüdüm ben bir bakıma. Büyüdüm tanrıyla, umutla, maviyle. Sıcaktı dizeler, çoğalırdı kalabalık akşamlarda. Küçüktü evimiz. Kendime ait bir odam yoktu, hayalini kurardım büyük mutlulukların; düşümde belirirdin her perşembe. Büyüdüm ben seninle, seni gördüğüm pazar günü ayine geç kaldığımı kimseler bilmezken. Hep bir ağızdan “Hallelujah!”, şükrederdim. İtiraflarınla saklı resimlerime hiç bakasım gelmezdi, yüzümdeki kırışıklıklar çoğalırdı, aynı kaldın oysa sen. Başkaları bende hiçbir şey görmezken sen her şeyi görürsün. Korkunç düşüncesiz olurum, tanrının lütfettikleri yüzünden acı da çektiririm; sen anlarsın. Yollar benden uzağa olunca hasret hakikat olur, terk etmez kaygın seni. Şimdilerde tüm ev bana ait: mobilyalar beyaz, kapılarsa kilitli. Beni duyan olmaz, silinirim kapandığım bu ücra köşede hafızalardan. Gökte parlayan ay senin haberini getirir, işittiklerim kanadımı kırar. Unutma arkadaşım, yatağımın altında sakladığım mektupların birinde saçlarımı niçin iki ayda bir kızıla boyadığım yazar. İlk hangi mayısta ağladığım bir sır olmaktan çıkar. Ben bu zehri her seferinde bile bile içerim.


Yıkımların altında kalan boyaları saklarım yıllardır, yansıdığın duvarların üzerini hep örterim. İnci kolyeyi de yalnızken takarım, çünkü bana hep ölümümü anımsatır. Elim hep kalbinde. Hallstatt’da bu mevsim pek tatlı geçer. Adını paylaşmazsın kimselerle. 


Ya hiç gerçek olmadıysan?



Evrim


Şubat 20, 2021

kışa çevirme yazımı

On üç yıl geçmiş, beni bıraktığın ağustostayım. Sen halen arkadaşımsın. Ve halen yemek masasında adın geçmekte. 

Bu eller sana doğru uzanıyor, doğduğun gün bugün. Yüzünü sayfalar dolusu tasvir edeceğimi pekala bir ben biliyorum, ki bu huyum on beşimden kalma. Akşama doğru hava serinliyor, yeni aldığım topuklularsa bileğimi acıtıyor. Boynumdaki kılıç ağırlaşıyor, bir itiraf: bendim seni ilk gören.

Hayır. Odanın diğer ucundan utanarak sana baktığımda dahi masum değilim inan. Ellerin bana doğru uzanıyor, doğduğum gün bugün. Tuhaf bu kadın doğrusu. Böylesini tanıyamazsın, biliyorsun. İnatçı, kibirli, aynı şehirde otuz üç günden fazla kalamıyor üstelik. Üzerimdeki ceket hoşuna gidiyor, duymazdan gelsem de eve dönünce ilk iş özenle asıyorum askıya. Üzerine hiç konuşmuyoruz fakat bu gerçek ikimizi de öldürüyor, biliyorsun. İnkar ediyorum sabahleyin. Oysa akşama doğru perdeleri araladığımda tekrar beliriyorsun zihnimin sokağında. İlk günkü gibi, pek tuhaf. Rüzgar, isyan, ateş. Gitmek bilmezsin halen. 


Üç sayfa mektup yazıyorum sana, yalnızca bir cümlesini gönderiyorum. Nasıl olduğumu sorduğunda da yalan söylüyorum, bilmelisin ki yalnızca bu defterdeki kelimeleri kandıramıyorum. Anımsıyorum, dilediğim gibi hitap edememişim sana. Küçük ayrıntılarda saklamışım adını. Ay belirene dek çatı katına çıkan merdivende öylece durmuşum. Elimde kadeh, senden gelecek haberi bekleyerek geçirmişim birkaç ayı. Anımsıyor musun arabada dinlettiğim o iki parçayı? Sinmişsin kıyafetlerime, ellerime, saç rengime; bulunmadığın yerlerde izler bırakmışsın. Sırların kuşattığı sokaklardan kaçış mümkün bu kez. Günlük tutmayı bıraktım, beyaz elbisemi aldım yanıma yalnızca. Tuhaf bu kadın doğrusu. Böylesi kimseyi sevemez, biliyorsun. Harfler siliniyor gözlerinin yeşilinden günbegün. Ne olur cevap ver, anımsıyor musun? 


On üç yıl geçmiş, beni bıraktığın ağustostayım. Sen halen yabancısın. Ve halen kimse bilmemekte.



Evrim