Yaşlı bir adamın portresi büyülüyor tüm kasabayı. Pencerenin önünde, heykelinin süslediği meydanı seyre dalıyorsun, gitmemiş senden halen. Öfken taptaze beklemekte. Sitemin, huzursuzluğun, açlığın. Arkadaşına hiç mektup yazmadın değil, evinin önünden beş kez geçmene rağmen uğramaya cesaret edemedin yalnızca. O seni incitti, sense başkalarını. Gergedan mevsimlerinde açmadın kapını kimselere. Belki her şeyi bilmek için toydun. Belki tuhaf, acemi, deliydin. Dört duvarın arasında küçülmekteydin günbegün, sandığın babana okuyamadığın itiraflarla, dolabınsa unutulmaya yüz tutmuş düşlerle doluydu. 61 oldun bugün. Kim talip olur ki bu sessiz kutlamaya? Kadehler, dedikodular, parkeye değen topuklu ayakkabılar; hiçbir şey yıkılmıyor. Kanını kuruttu belki her bir zorba. Yaktı seni, öldürdü bu acı; günbegün. O yansaydı karanlıkta yanında, böylesine aciz kalmazdın kötülüğün karşısında. Kaosun çevrelediği uçurumun kenarından seni kurtaracak tek bir mucizeyi arayıp durdun yıllar yılı. Gittiğin her yere beraberinde götürdün oysa kafandaki kalabalığı. Her şehirde tekrar tekrar yenildin kendine, her bedende tekrar tekrar düştün cehenneme. Sahi, eğer şahit olursan gazap üzümlerine, bırak gel toprağını. Harap oldun bak, günlerin sayılı. İçinde yaşadığın bataklığa dönüştün. Ölmeden evvel okuduğun dizeler, bozduğun plaklar, yaktığın polaroidler. Sabahın ilk ışıklarında Granada pek güzel olur. Kendini bulmadan sonlandırdığın her yolculuksa seni yalnızca geçmişine götürür. Hayır. O apartmanı çoktan terk ettin sen, bir daha adım atmadın kahkahalarıyla canını yakan o güruha. Büyüdüğünü sandın bir ara, hep aynı insanı öptün o günler. Hep aynı yerde yığılıp kaldın. O gece gitmesine izin verdin. Herkesin içinde dans ederken aslında odanda saklanıyordun. Çünkü bu insanlar Boudicca'nın Romalılara yenilişini izlediler. Bu insanlar masalını yitirmeyen çocukları gömdüler, ve alay ettiler ilk şiirini yazan kadınla. Asla savaşmadın, aşağılanmış olarak bekledin orada öylece. Yanından düzineler dolusu insan geçti, biri dahi görmedi seni. Geçmişini anlatmadın ona. Evini. Lakin affettin onu. Geçmişini anlatmadı sana. Evini. Anlatmadıklarının arasında günahları da vardı. Herkesle konuşabilirsin, o hariç. Hastalık sonsuza dek sürüyor. Görüyorsun, gençliğini hiç yaşamadın sen. İşte bunları düşünerek saydın yıldızları, böyle seyre daldın ayı. Böyle geçirdin son geceni. Hâlâ çok uzaktasın. Vakit, durulduğunu sandığın dalgaları geride bırakma, yol alma vakti, bilakis çürüyen çehrelere ve devleşen hayaletlere. Bir zamanlar arkadaşının adını yazmak istediğin sırtın şimdilerde kan içinde, ve hiçbir zaman kolay olmamış bu hikayenin tanığı ayrılmakta Berlin’den. Bu gece bu sokaklar sonbahar sisiyle kabarıyor. Kıskandın onun cesaretini, umudunu, grevini. Bilmezsin şarkı söylemesini, yuvadaki serçelerin keyfini. Yaz işte bir yerlere, başka bir gök var bir yerlerde. Ve şimdi bir başınasın, gözlerinin üzerinde savaşla yaşayan tek sen varsın. Hayatını yaşadığını söyleyebilir misin? Apansız, farkındasız sarar insanı düşünceleri, aç susuz topraklarda yalvarır ilk kez yaradana. Kutsaldır gümüş vazodaki hevesi, sıcaktır bilekleri. Saçları kızıl, geleceğe uzanan merdivenlerin arayışındadır. Asfaltı bozuk yolları yürürken ısırgan otunun hikâyesi zihnini yoklar, gömleğinin düğmelerini iliklerken ölen kahramanlarına duyduğu saygıyla derin bir iç çeker. Yanakları kızarır kuşların kanadına kalemiyle sevgi yüklerken. İnsan, yıllar sonra fark eder, hiçbir aşkı yeniden yaşayamaz. Büyük bir huzursuzluk nüfuz eder bu kasabanın her bir gözüne. Felaketin yabancıların dudağında, kederinse caddelerin en devasa afişlerinde. Kaçamazsın. İlk arkadaşın bu evde, bu odada ilk davetin. Dayanamazsın. Bir insan nasıl 17’sinde her şeyi bilip 61’inde hiçbir şey bilmez?
Evrim