Kasım 24, 2017

hiç

Seni arıyor gözlerim,
Hiç bulunmadığın bu odada.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç tanık olmadığın bu ruhta.

Seni arıyor gözlerim,
Hiç karşılaşmadığın yazıların her birinde.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç dinlemediğin, gramofonda eski bir alaturkanın çaldığı o eski şarkıda.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç gitmediğin en güzel şehirlerde.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç hissetmediğin yüzlerce duyguda.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç yürümediğin sokaklarda.

Sen en çok hiç bulunmadığın yerlerde seviliyorsun,
Sen en çok hiç aklına getirmediğin ruhlarda özleniyorsun.

Seni arıyor gözlerim,
Hiçe dönüştüğün bu yürekte.


Evrim




şehir

Şehir,
Seninle paylaştığım bu şehir beni uyutmuyor.
Şehir,
Seninle paylaştığım bu şehir seni gördüğümde güzelleşecek,
Sana dokunabildiğimde seveceğim bu şehri,
Seni hissedebildiğimde ayrılmayacağım bu şehirden,
Senin sesin yankılandığında anlam kazanacak bu şehir,
Sen yanımda olduğunda anlayacağım bu şehri.
İstiyorum ki ev ol,
Bu şehri sevdiren bir ev.
Ev...



Evrim

Kasım 17, 2017

labirent

Bir labirent içerisinde dönüp dolaşıyordum, ne yaptığımın yahut neyi aradığımın bilincinde olmadan.

O daha önceden tanık olduğum bir görüntüydü. Yüzüne; izlemiş olduğum bir Zeki Demirkubuz filminin -muhtemelen Masumiyet- ilk yarısında, kahkaha atarak yürüdüğüm Freiburg sokaklarında, dostlarımla eski koltukların üzerinde gülümseyip hayaller kurarak sabahladığımız Dresden'de, Münih'te üç yıl önce oturup tüm şehri seyrettiğim tepede, Kapadokya'da şarap içerken oturduğum kayalıklarda; hayatımın en güzel dakikalarını yaşadığım Dersim'de Munzur'a bakarken ve Grup Yorum türküleri eşliğinde dağları seyre dalmışken tanık olmuştum. Ancak ruhu, hiçbir mekânda ve zamanda tanık olunamayacak kadar gerçekti. Kütüphanede oturup sabaha kadar okuduğum en güzel kitabın Florentino Ariza'sında, Demir Ökçe ile tanıştığımdan beridir okumayı arzu ettiğim Martin Eden'de, yazmış olduğum hiçbir şiirde tanık olmamıştım ruhuna.

Gerçekti. Her şeyi özetleyen bu kelime; içerisinde benliğimi, varoluşumu, yeniden doğuşumu barındırıyor.

Gecenin sonunda hâlâ labirentten çıkabilmiş değildim ancak labirentte tek başıma da değildim bundan böyle; ki bu, hayatımın sonuna kadar labirentte kalmaya değerdi.

O an saat beşti ve ben ona ikinci kez aşık oluyordum.



Evrim


Kasım 14, 2017

ankara'da

Kırmızı kapaklı defterim ilk kez açılmıyordu. Halbuki onu kimselerin ulaşamayacağı dolabımdan bir şeyler yazabilme umuduyla çıkarırken bu sefer olacak diye tekrarlamıştım içimden; haftalar sonra yazabileceğim. 

Parmaklarım ilk kez kalem tutamıyordu. Halbuki ne kadar fuzuli bir ruh halinde olursam olayım elime kalemi aldığım an her şeyin sükunete kavuştuğu tek zamandı. 

Şiirlerim ilk kez bütünlük ve doğallıktan uzaktı. Halbuki yaşadığımı bana hissettiren tek şey şiirlerimin samimiyetle uyumuydu.

Ben ilk kez aşık oluyordum. Hesapta olmayan işlerin en büyüğüydü bu. Pek sevdiğim yazar Peyami Safa o an aklıma geldiğinde defterimin kapağını açmama ramak kalmıştı, en nihayetinde yapamamıştım. Tesiri altında kaldığım her duyguyu edebiyata; sanata dönüştürebilen biri olarak, Ankara'da bir kasım akşamında aşık olduğumdan beridir kelimelere küsmüş bir şairin huzursuzluğunda ancak sevginin ışığında aydınlanan bir insan olarak içiyordum kahvemi. Arka fona bir Erdoğan Emir parçası koyduğumda aslında küsen varlığın ben değil kelimeler olduğunu fark etmiştim. 


Kırmızı kapaklı defterim ilk kez anlamını yitiriyordu. Parmaklarım ilk kez şiirlerimin mısralarında dolaşmaya gönülsüzdü. Mutluydum, ben ilk kez aşık oluyordum.




Evrim

Kasım 02, 2017

mavi yelek değil fakat mor düğme

Ütülenmemiş mavi gömleğinin kollarını huzursuzca çekiştirirken yüzünde kasılı duran keskin elmacık kemikleri beni, onunla tanıştığım o hüzünlü bahar akşamına, dışarıyı seyrederken onu gördüğüm terk edilmiş pencere kenarına; kirpiklerimi hareket ettiren rüzgara geri götürmüştü. Beni hayatımda en mesut olduğum ana, birey olabildiğim ana götürmüştü aslında. Zihnimin başka meselelere yönelmesini güç kılan yoğun gözlerine ise üç yılın yorgunluğu yerleşmişti. Üzerinde bir hayli zoraki duran bu gömleğin niçin ütülenmediğini, üstelik gömleğin kopmuş olan bir düğmesinin nerede olduğunu bilmek istedim; ya da niçin sol kolunun altına Bir Tereddüdün Romanı'nı sıkıştırdığını anlamak. O an, bizi anlamak istedim. Kelimelerin bir araya gelip bütünleştiremediği, yazdığım şiirlerin katiyen yakışmadığı ve sevgimizin çirkinleştirdiği bizi anlamak istedim.


Üzüntüsüne ve kopan düğmesine rağmen nazik davrandığı tek şeyin elinde duran fotoğrafım olduğunu fark ettiğim o an sevgim beni aşabilecek güce erişmişti. Gömleğinin düğmeleriyle aynı renge evrilmiş göz altları iyice çukura inmiş olan bu adam etrafındaki hiçbir sesi duymuyordu. Uzun aralıklarla nefes alıp verirken bir an olsun kıpırdatmadığı o gergin dudakları, bir zamanlar birbirine kenetlenmiş yüreklerimizin aksine durgun ve hüzünlüydü.


Sanki ona baktığımı hissetmiş gibi kıpırdandı ve parmaklarıyla mor düğmelerine usulca dokunmaya başladı. Eksik olan son düğmenin benim kitabımın, Kolera Günlerinde Aşk'ın, arasında kaldığını ikimiz de fark ettiğimizde o, daha fazla ayakta duracak çabayı cılız bedeninde bulamadı ve vücudu yere temas etti.


Üzerinde tüm duyguların, üç yılın ve benim bulunduğum gözlerinin kepengini indirdiğinde bir süre hareketsiz kaldı. Beni bir daha asla hissedemeyeceğini anladığında gülümsedi.



Evrim