Kasım 17, 2017

labirent

Bir labirent içerisinde dönüp dolaşıyordum, ne yaptığımın yahut neyi aradığımın bilincinde olmadan.

O daha önceden tanık olduğum bir görüntüydü. Yüzüne; izlemiş olduğum bir Zeki Demirkubuz filminin -muhtemelen Masumiyet- ilk yarısında, kahkaha atarak yürüdüğüm Freiburg sokaklarında, dostlarımla eski koltukların üzerinde gülümseyip hayaller kurarak sabahladığımız Dresden'de, Münih'te üç yıl önce oturup tüm şehri seyrettiğim tepede, Kapadokya'da şarap içerken oturduğum kayalıklarda; hayatımın en güzel dakikalarını yaşadığım Dersim'de Munzur'a bakarken ve Grup Yorum türküleri eşliğinde dağları seyre dalmışken tanık olmuştum. Ancak ruhu, hiçbir mekânda ve zamanda tanık olunamayacak kadar gerçekti. Kütüphanede oturup sabaha kadar okuduğum en güzel kitabın Florentino Ariza'sında, Demir Ökçe ile tanıştığımdan beridir okumayı arzu ettiğim Martin Eden'de, yazmış olduğum hiçbir şiirde tanık olmamıştım ruhuna.

Gerçekti. Her şeyi özetleyen bu kelime; içerisinde benliğimi, varoluşumu, yeniden doğuşumu barındırıyor.

Gecenin sonunda hâlâ labirentten çıkabilmiş değildim ancak labirentte tek başıma da değildim bundan böyle; ki bu, hayatımın sonuna kadar labirentte kalmaya değerdi.

O an saat beşti ve ben ona ikinci kez aşık oluyordum.



Evrim