Ütülenmemiş mavi gömleğinin kollarını huzursuzca çekiştirirken yüzünde kasılı duran keskin elmacık kemikleri beni, onunla tanıştığım o hüzünlü bahar akşamına, dışarıyı seyrederken onu gördüğüm terk edilmiş pencere kenarına; kirpiklerimi hareket ettiren rüzgara geri götürmüştü. Beni hayatımda en mesut olduğum ana, birey olabildiğim ana götürmüştü aslında. Zihnimin başka meselelere yönelmesini güç kılan yoğun gözlerine ise üç yılın yorgunluğu yerleşmişti. Üzerinde bir hayli zoraki duran bu gömleğin niçin ütülenmediğini, üstelik gömleğin kopmuş olan bir düğmesinin nerede olduğunu bilmek istedim; ya da niçin sol kolunun altına Bir Tereddüdün Romanı'nı sıkıştırdığını anlamak. O an, bizi anlamak istedim. Kelimelerin bir araya gelip bütünleştiremediği, yazdığım şiirlerin katiyen yakışmadığı ve sevgimizin çirkinleştirdiği bizi anlamak istedim.
Üzüntüsüne ve kopan düğmesine rağmen nazik davrandığı tek şeyin elinde duran fotoğrafım olduğunu fark ettiğim o an sevgim beni aşabilecek güce erişmişti. Gömleğinin düğmeleriyle aynı renge evrilmiş göz altları iyice çukura inmiş olan bu adam etrafındaki hiçbir sesi duymuyordu. Uzun aralıklarla nefes alıp verirken bir an olsun kıpırdatmadığı o gergin dudakları, bir zamanlar birbirine kenetlenmiş yüreklerimizin aksine durgun ve hüzünlüydü.
Sanki ona baktığımı hissetmiş gibi kıpırdandı ve parmaklarıyla mor düğmelerine usulca dokunmaya başladı. Eksik olan son düğmenin benim kitabımın, Kolera Günlerinde Aşk'ın, arasında kaldığını ikimiz de fark ettiğimizde o, daha fazla ayakta duracak çabayı cılız bedeninde bulamadı ve vücudu yere temas etti.
Üzerinde tüm duyguların, üç yılın ve benim bulunduğum gözlerinin kepengini indirdiğinde bir süre hareketsiz kaldı. Beni bir daha asla hissedemeyeceğini anladığında gülümsedi.
Evrim