Temmuz 23, 2019

evîn

Köyün terk edilmiş kerpiçlerinde hüzün
Nar ağacını düşlediğim zindanda karşılaşmadığım yüzün
Beni hep hatırlayacaktın
Bak, parmaklıkların eşiğinde duruyor sözün

Fincandan içtiğimiz şarap

Uğramadığın tarlalardaki buğdaylar harap
Dolunay tepemizdeyken üzerinden atladığımız çitler, bağlama telinde tutuşturduğun dizeler
Gölgenin arkamda kalması beni zehirler
Gel, ovaya inenin destanını fısıldayan fırtınadan geçerek
Gece dörtte lambası yanan evlerdeki ağıtlara kulak kesilerek
Kaçalım
Beni kırmızı eteğimle ilk kez gördüğün çeşmeden sap
Gözlerinin karasını anlatarak yaraladığım yüreğime tap
Şafak vakti okuduğumuz soneler, aşkımız kadar yaşayan perperikler
Beni sevmez, oğlanların ve kızların el ele tutuştuğu vatanımdaki kimsesizler
Gel, yirmi üç temmuzda yazılan mektubun küllerini Munzur'a dökerek
Orak biçmeye giden dedenin alnındaki kırışıklıklara selam getirerek
Kaçalım

Köyün çıkılmamış tepelerinde gözün

Çayında dili akar yasaklanan sütün
Beni hep ziyarete gelecektin
Bak, muhbir olmuşsun bugün.



Evrim

Temmuz 20, 2019

viraneden kumsala

Viranede kendi mahremiyetine körleşmiş olan sen, biliyorsun ki zihnindeki benden saklanamazsın. 

Gelir bulur seni gözlerim dünyaya yaklaştığın kapıların ve gizlendiğin tepelerin ardında. Birlikte Faroe Adaları’na gitmek üzere hazırladığım bavulu taşıman için gözlerimin büyüsüne kapılman yeterli. Beni her gördüğünde kirpiklerim çığ olup düşer sırlarımı saklayacağın yüreğine. Elimden tut, tüm zamanların kötülüklerini unutacaksın. Kolyemi çıkar, konuşacaklarımız var. Söyle var mıdır beni hatırlamadığın bir oda, gördün mü yüzümün belirmediği bir rüya? Sokak lambası silemez oysa göz yaşlarını, ucuz otel odalarına benzer sahteliğe tutunarak unutamazsın oysa uzağındaki güzeli. Kelimeler henüz dudağından çıkmasa da beni düşündüğünde yanındaki ruhsuz kadın silikleşir. Sevgini çatı katlarından duyuramasan da geceleri kilometrelerce ötedeki beni dilediğin gökyüzü yaratır lirik bir şiir. Bensiz geçen yıllarını harcanmış bilirsin, önüne duvar ördüğün yüreğinin kapısını yalnız bana açmak için dahi savaşırsın. Kabustur bahçeni çevreleyen ve balkonunu gözetleyen hayaletlerle bir arada yaşamak. Onların elinde tüfekler ve kafesler olsa da bizi kimselerin bulamayacağı yerleri sana gösterebilirim sevgilim. Beni beklersen özgürlüğe yakılmış türküleri söyleyen martılara eşlik edebiliriz kaçarken. İnsanın tek kurtarıcısı kendisidir, diye bitirmişim iki yıl önceki günlüğümün her sayfasını; ancak seni kurtaran ben olacağım. Lütfen izin ver nefret ettiğin gerçekliği arzuladığın ütopyaya dönüştürmeme, seni hayatında ilk defa gerçek aşkla tanıştırmama izin ver. Gece vakti mutfakta elinde bir kağıt parçasıyla yere oturacak, yitirdiğin korkun ve büyüttüğün cesaretinle tenhadaki duygularını keşfedeceksin. Bana yazdığın şiirin son dizesine başlarken terk edeceksin viraneyi. Loş ışıklar sarhoş edecek beni anlattığın karanlıktaki mumları, gramofondaki eski alaturka kutlayacak aşkının zaferini.

Duvarları bahsi geçen renge boyayacağım. Ancak kumsaldan ayrılma, sana bir itirafta bulunmam gerek:
Dalgalara aldırış etme, geleceğim. 


Evrim

Temmuz 16, 2019

ıslak bir bulutun ağrısı

Gece ikide kimin ismi yankılanıyor aklının en ücra köşesinde? Sana benzeyenin ait olduğu denizdeyken, başının tam üstünde uçmalarını imrenerek seyrettiğin martılara gülümseyerek bu soruyu kendine soruyorsun. Martılar sana yarıda bıraktığın kitabın otuz beşinci sayfasını ve çelimsiz kalan hırsının sirayet ettiği derin boşluğu anımsatıyor. Uyanışın, hikâyeni kimselerin bilmediği güzel bir kasabada gerçekleşiyor. Islak bir buluttan Ankara'da kaçmıyorsun ancak o gün başka bir şehirde kendini kahve dükkanında baristayla ötekilerin kaderi üzerine konuşurken buluyorsun. İçeri adım atar atmaz sonunu bilmediğin bir romanın karakterleri diyalog kurmaya çekiniyor gözlerinin irisinde. Karakterlerin sahiciliğinin yarattığı baskıya rağmen yazmaya direniyorsun, ki bu uzun zamandır kararlılıkla sürdürdüğün bir eylem. Aslında bulutun taşıdığı ağrıya direnmektesin. Bakışların duvarda geziyor, yukarı kattaki aynaya bakmak için her basamağına bir şiir yerleştirdiğin merdivene yöneliyorsun. Beşinci basamağa vuran ışık loş mu? Hayır bu merdiven Paris'te değil, yazdıklarını gerçeğe uyarlama isteğinden vazgeçmelisin. Hayal dünyanı en azından gündüzleri görmezden gelebilir misin? Önüne engeller koyabilir misin binmeyi beklediğin trenlerin ve geçmişteki sana güllerin verilmesi için önünü kestiğin kapı girişlerinin? Oysa gitmeyi hayal ettiğin bir şehre, içinde kütüphane taşıyan ve tesirindeki kalplere hayat veren bir çift göz eşliğinde yol almak ne kadar mesut eder seni... Umudu bağladığın dilek ağacını yıllar sonra ziyaret etmek, zihninin uzaklarında kendini evde hissetmek ve tek başına dans ettiğin bir bistroda bulanık gözlerinin sadece hayatının aşkını seçmesi ne kadar canlandırır kalemini. İnanman gerekiyor, yıllar geçtiğinde bu yazıyı okurken mucizeye tanıklık edeceksin. Gülümsüyorsun. Etrafındaki ruhsuz kalabalık neden kendi kendine güldüğünü anlamıyor, dahası garipsiyor. Farkında değiller ki oturduğun masaya bakan duvarda Arkadaş Zekai Özger'in bir resmi asılı. Farkında değiller ki bu şairin yarattıkları seni geceleri zindana kapatıyor, ve sen hoşnutsun. Hayattan en büyük beklentin bu çünkü: esiri olduğun bir bireyin ya da düşüncenin seni senden özgür kılması, seni senin kirliliğinden alıkoyması... Uyanış gece ikiye kadar sürüyor: kurduğun hayalleri büyüterek ve kalbini alabildiği kadar farklı duyguya açarak. Saat tam ikide martılar uzaklaşıyor senden. Sarmaşıklar dolanıyor kalem tutan bileklerine. Bir Cem Karaca şarkısı ışık tutuyor geminin alt katındaki yorgun karanlığa. Asla aynı kalmayacaksın.

Hikâyen bilinmiyor.

Kim?

Işıksız odada yüzüne dokunan yabancı eli de tanırsa o sarmaşık, göğün dolmasını arzu ettiğin pencere açık. 




Evrim

Temmuz 12, 2019

isyan günlerinde fırtına

Bir çarşamba günü, geçmişte pek çok yazısını kaleme aldığı ancak uzun süredir uğramadığı kahve dükkânına yavaş adımlarla giriyor, ilerleyip en köşedeki masanın üzerine koyuyor aylardır dokunmaya cesaret edemediği defterini.


Gözlerini kısa süreliğine kapattığında tam burada yazmış olduğu kelimeleri hatırlamak için hafızasını epey zorluyor, olmuyor. Hep anlaşılmayı beklemiş bir kadın, anlamıyor bulunduğu dükkândan kaçmak isterken. Hep sevilmeyi beklemiş bir kadın, sevmiyor bulunduğu şehre bir daha dönmek istemezken. Sadece gökyüzünün varlığıyla büyülendiği gecelerden, ay’ın dahi yüreğinde ateş yakamadığı gecelere... Mucizeleri doldurup içtiği kadehlerden ve her yudumda anımsadığı rubailerden, çatıda yakmadığı mumlara... Ruhunun boşluğu karşısında telaşlanmaması elde değil. Sanki bambaşka rüyaların izini süren birine dönüşmüş. Bambaşka kaldırımlarda rüzgârın elindeki kâğıtları uçurmasını bekliyor, bambaşka duvarların önünde hikâyeler yazıyor, bambaşka yürekleri hapsetmek istiyor. Sanki eski benliğini, evi olarak adlandırdığı şehirde gömmüş ve on bir mayıs gecesi yeniden doğmuş: benliği ve belleği olmadan. 


Bir çarşamba günü, neyi yazamayacağını biliyor. Yitirdiği belleğin onun hem yüreğindeki hem de odasındaki perdeyi kaldırdığı gün belki en büyük ilham kaynağı özgür olur.



Evrim

Temmuz 05, 2019

ayna

Bir gece saat üçü on iki geçiyorken, ona zindan gibi gelen evinin duvarları arasında eski anı defterlerini okuduktan ve kendisini bir kez daha sorguya çektikten sonra fark etti ki: bu zamana dek ay’la paylaştığı sırların hiçbiri gerçek değilmiş. Bu farkındalık onda büyük bir yıkım yarattı. Yazdığı şiirlerin her bir dizesi yapay gözüktü gözüne, mektupların her bir sayfası yabancı. Balkonda sigara içen kişiye çevirdi ilk kez hakikati gören kahve gözlerini. Ona acıdı. Kimdi bu adam? Tanımıyordu, önceleri ona bir yazı yazmışımdır, diye geçirdi içinden; yoksa mümkün değildi eve birinin adım atması. Başkasını tanıması için aynalardan koşmaması gerekiyordu en nihayetinde. Saçlarına dokunan rüzgârı küçümsedi, gözlerine sıcaklık veren gökyüzüne tahammül edemedi ve ellerini saran karmaşık düşüncelere tiksinti duydu. Balkona yöneldiğinde, Ahmed Arif’i okumakta olan adamın yüzüne dahi bakmadan konuştu:

“Aşk’la tanışana dek yıldızları yazmayacağım.”


Evrim