Bir çarşamba günü, geçmişte pek çok yazısını kaleme aldığı ancak uzun süredir uğramadığı kahve dükkânına yavaş adımlarla giriyor, ilerleyip en köşedeki masanın üzerine koyuyor aylardır dokunmaya cesaret edemediği defterini.
Gözlerini kısa süreliğine kapattığında tam burada yazmış olduğu kelimeleri hatırlamak için hafızasını epey zorluyor, olmuyor. Hep anlaşılmayı beklemiş bir kadın, anlamıyor bulunduğu dükkândan kaçmak isterken. Hep sevilmeyi beklemiş bir kadın, sevmiyor bulunduğu şehre bir daha dönmek istemezken. Sadece gökyüzünün varlığıyla büyülendiği gecelerden, ay’ın dahi yüreğinde ateş yakamadığı gecelere... Mucizeleri doldurup içtiği kadehlerden ve her yudumda anımsadığı rubailerden, çatıda yakmadığı mumlara... Ruhunun boşluğu karşısında telaşlanmaması elde değil. Sanki bambaşka rüyaların izini süren birine dönüşmüş. Bambaşka kaldırımlarda rüzgârın elindeki kâğıtları uçurmasını bekliyor, bambaşka duvarların önünde hikâyeler yazıyor, bambaşka yürekleri hapsetmek istiyor. Sanki eski benliğini, evi olarak adlandırdığı şehirde gömmüş ve on bir mayıs gecesi yeniden doğmuş: benliği ve belleği olmadan.
Bir çarşamba günü, neyi yazamayacağını biliyor. Yitirdiği belleğin onun hem yüreğindeki hem de odasındaki perdeyi kaldırdığı gün belki en büyük ilham kaynağı özgür olur.
Evrim