Aralık 21, 2018

okumuyor biliyorum

Ona hiçbir zaman söyleyemediğim ve söyleyemeyeceğim şeyleri yazıyorum ben. Yüreğimdekileri buraya yazıyorum. Okumuyor biliyorum, ancak yazmaya devam edeceğim. Onun okuyup okumaması etkilemiyor en içten şekilde yüreğimle yarattığım kelimeleri. Çünkü kelimelerim epeydir alışkın okunmamaya, görülmemeye… Kelimelerim bir kişi dışında herkes tarafından okunmak için varlar sanki. Yıllardır yazıyorum, hep onu yazıyorum. Ve o hiçbir zaman görmüyor, kimi zaman mektup yazıyorum, kimi zaman şiir; çoğunlukla hikaye. Yaşadıklarımdan çok yaşayamadıklarımı anlattığım hikayelerim hep ona yazılıyor aslında. Bir okusa diyorum içimden bazen, bir okusa onu düşlerken kaleme aldığım yüzlerce yazıyı… Bir okusa anlayacak, anlayacak neden içimdeki ateşin sönmediğini. Bir okusa farkına varacak neden ondan başkasını düşünemediğimin, neden ondan başkasının yüzüne dahi bakamadığımın, neden ondan başkasıyla yapamayacağımın; neden onu beklediğimin farkına varacak. Onu bekliyorum, kendime bile itiraf etmekte zorlandığım bu gerçeği son günlerde inkar edememeye başladım. Bekliyorum onu, sevdiğim bir kitabı tekrar okumayı beklediğim gibi ve özlüyorum onu, sevdiğim bir ülkeye tekrar gitmenin hayalini kurduğum gibi. Hayatıma dair pek çok durumu sorgularken ve hayatıma dahil olmaya çalışan pek çok insan üzerine düşünürken onunla kesişiyor zihnim. Onun varlığı çözümlenmesi gereken hiçbir şeyi çözmüyor, daha da karmaşık hale getiriyor belki ama yetiyor. Yetiyor varlığı içimdeki anlam arayışını bir nebze olsun baskılamaya, yetiyor bana o nostaljik hisleri tekrar yaşatmaya. Her yeni yıla girerken onu ve ona duyduğum sevgiyi tanımlamaya çalışıyorum, ilk başlarda istemsizce yaptığım bu tanımlama ihtiyacı daha sonra benim için bir geleneğe dönüştü. Onun bana ne hissettirdiğini not etmeye başladım her yeni yıla girerken ve her yıl farklı kelimelerle buluştu defterim. Şu an geriye dönüp son bir yılımı gözden geçirirken fark ediyorum, yıllar yılı onu seviyor ve özlüyorken artık sadece, onun bana armağan ettiği hisleri seviyor ve özlüyorum. Ancak yine de unutamıyorum onu. Şunu biliyorum, hayatıma kim girerse girsin ben sadece onu düşünürken yazabiliyorum. Şunu biliyorum, bir daha kimseyi onu sevdiğim dönemlerdeki kadar masum ve saf bir şekilde sevemeyeceğim. Şunu biliyorum, kaç yıl geçerse geçsin onun adı beni tıpkı altı yıl önceki gibi heyecanlandıracak. Ve bildiğim yüzlerce gerçekten bir diğeri de şu: onu sevmiyorum artık, çünkü kendimi sevmeyi öğrendim. Ancak, yazacağım. O asla görmeyecek olsa da. Bekleyeceğim. O asla gelmeyecek olsa da. Onu, Eşkıya’nın Keje’yi beklediği kadar; Florentino Ariza’nın Fermina Daza’yı beklediği kadar bekleyeceğim.


Evrim

Kasım 29, 2018

ruth ve sen

Ankara’da yalnızım ve seni düşünüyorum. Neden altı yıldır senden başka kimseyi düşleyemediğimi, senden başkasını şiirlerime konu edemediğimi düşünüyorum; bir sonuca varamıyorum. Bu sonuca varamama eylemini sevgi olarak tanımlıyorum en nihayetinde. Hep sen oldun yüreğimde, hep yüzünü aklıma getirdiğimde yazıldı şiirler. En korkuncuysa, asla okumayacak birine, sana yazmamdı onca mektubu ve şiiri. Senelerdir neden seni sevdiğimi kendime sorup duruyordum. Bugün anladım, sevmek için bir kıstas olmadığından seviliyorsun bu kadar. Misal, Martin niçin Ruth’u seviyordu? Ruth onun yazılarını anlayabildiği için mi? Ruth onu olduğu gibi sevdiği için mi? Hayır. Tam tersi, Ruth belki de hayatta Martin’i anlayabilecek, onu koşulsuz sevebilecek en son insandı. Ama Martin - dünyada kendimle en çok özdeşleştirdiğim insan- her şeye rağmen Ruth’u seviyordu. Ben de her şeye rağmen seni seviyorum.

14.02.2018

Evrim

gidememek

Sabah kalkınca yaptığım ilk iş bana yazdığı mektubu okumak oluyor. Aksi takdirde bir günü tek başıma bu şehirde atlatamayacağıma olan inancım git gide artıyor çünkü. Yazılar varken, kelimeler varken asla bitmeyeceğini bildiğim aramızdaki sevgi tarif edemediğim hisleri yaşatıyor bana her sabah. Onun el yazısından çıkan mektubu her gün üç kez okuyorum ve onun gidişiyle yapay ve soğuk bir hale bürünen Fransa, kelimeler sayesinde biraz ısınıyor. Daha sonra mektubu iki kez katlayıp masa lambamın kenarına yerleştiriyorum, ağır hareketlerle. Doğruluyorum yatağımdan güç bela. Otel terliklerini yere sürterek pencereye doğru ilerliyorum, dışarıyı seyrediyorum yüzümde buruk bir tebessümle. Yürüyen her insanda kendimi ve onu görüyorum. Onunla bu sokaklarda, tam da bu saatlerde yürüyememe gerçeğinin ağırlığı bacaklarıma çöküyor sanki. Tekrar yatağıma dönüyorum. Gözlerimi kapatıyorum, zihnim bana öyle bir oyun oynuyor ki, özgürlüğümü o buralardan giderken kendisiyle beraber götürmüş gibi hissediyorum. Özgürlüğümle beraber hayata dair hayallerimi, sevinçlerimi, mutlu anılarımı kısacası bana ait olan ve beni ben yapan her şeyi götürmüş gibi. 
Onu seviyorum, ve en çok sevdiğim varlıkla paylaşabildiğim bir dünyanın artık olmayışı beni her şeyden uzaklaştırıyor.
Elim yine mektuba uzanıyor, geri çekiyorum sonra. Sürekli dokunup yıpratmak istemiyorum o sayfayı. Çünkü bir daha bana yazmama ihtimali geliyor aklıma.

Otuz günün sonunda bavulumu tam dolabımdan çıkaracakken bir mektup daha geliyor nihayet. 

Gidemiyorum.


Evrim

nesne

Hayatta çoğu zaman özlem duyarız. Unutulmaz adını koyduğumuz o değerli dakikalara: bu bazen kahkaha seslerinin yankılandığı odalara duyulan özlem olur, kimi zamansa sessiz ağlayışların nüfuz ettiği odaların hüznüne olan özlem. Ve bu özlem o kişiyle ilgili kafamızda belli nesnelerin kodlanmasına yol açar. Kişiyle yollarımız ayrıldığında dahi bu nesnelere ne zaman rastlasak, istersek bir gün sonra rastlayalım istersek bir hafta sonra, bir ay sonra, bir yıl sonra... Yahut Kolera Günlerinde Aşk kitabındaki Florentino Ariza'nın sevgisinin hüküm sürdüğü gibi, yarım asır sonra... O nesneler her seferinde aynı şekilde çağrışım yapar zihnimize ve zaaflarımıza.

Bu nesne bir kalemdi onun için. Onun gittiği gün, kalemi yeniden aldı eline. Masanın başına yeniden geçti, bu sefer adamın sözcüklerini değil, kendi sözcüklerini yazacaktı. İlk gün adamın varlığının ilham verdiği bu kalem bu sefer yokluğundan besleniyordu.


Evrim

Kasım 14, 2018

tek kelime

Sonra,

Onu görüyorum. Kahve dükkanında benim gibi yalnız başına oturmuş kitabını okurken, gözlerini bir an olsun kelimelerden ayırmadan kahvesini yavaşça yudumluyor. Benimse elim ayağıma dolaşıyor sanki, fularımı çıkarıp masamın üzerine koyuyorum ve yirmi sekizinci sayfasında olduğum kitabımın kapağını kapıyorum. Onu izlemeye devam ediyorum hafif utanarak. Bunu ilk defa yaşıyorum. 
Gözlerimiz buluşuyor. İki hikâye yaratıcısının gözlerinin buluşması, başlı başlına bir hikâye oluşturuyor o dakikada. O an anlıyorum ki, kahve dükkânına gelmemin nedeni oymuş, farkında olmadan onunla tanışmak için gelmişim adımı kimsenin bilmediği bu kahve dükkanına. Onunla tanışmak için yeniden başlamışım en sevdiğim romanı okumaya. Onunla tanışmak için en sevdiğim türküyü dinlemişim az evvel. Bu an için yaşamışım belki yıllarca. 
Hiç tanımadığım bu adamın masasına oturup tüm hayatımı baştan sonra ona aktarma isteği büyüyor içimde. Her şeyi bu yabancıya anlatmak ihtiyacında hissediyorum kendimi. Ve daha da önemlisi onu dinleme ihtiyacında... Belki de bana yabancı gelen tek şeyin bedeni olduğunu bildiğimden ve ruhunun çok tanıdık olduğunu sezdiğimden. Henüz tanımadığım ruhu bana ruhumu anımsattığından. 

Sonra,

Fark ediyorum ki o, benim dükkanda hikâyesini yeniden yaratmak istemediğim tek kişi; aksine hayatındaki her detayı öğrenmek ve iç dünyasına dair ipuçlarını toplamak için kıvrandığım; yaralarını ve acılarını kendi kendine iyileştirdiğini anlayabildiğim, yüreğini hissettiğim tek kişi. İçinde bulunduğum durumu anlamaya çalışırken yine fark ediyorum ki, tüm hayatım boyunca gözlerimizin buluştuğu o anı kelimelere dökmeye çalışacağım. 
O, kahve dükkânında adımı öğrenmesini istediğim tek kişi. O, hikâyesinde yer almak istediğim yegane insan.

O daha tek kelime etmeden anlıyorum.  


Evrim

Kasım 03, 2018

diyalog ve ilham

Eski defter tam ortamızda duruyor. İçinde yazılanları birazdan okuyacağı ve duygularımın çıplaklığına tanıklık edeceği gerçeğine rağmen hissettiğim huzur tüm bedenime büyük bir hızla yayılıyor. Bir yandan yazdıklarımı görüp göremeyeceğini düşünüyorum bir yandan da ne yazdığımı hatırlamaya çalışıyorum ve ne tuhaftır ki yazdığım hiçbir şeyi net olarak idrak edemiyorum. Okuyup duygulansa onda bu hissiyatı oluşturan cümlelerin ne olduğunu bilemeyeceğim mesela, çünkü yıllar geçmiş. Tam on üç yıl olmuş o defteri bir daha açmamak üzere kapatalı. Bana o zamanlar, her bir cümleyi kendisine yazdığım kişiye bu defteri yıllar sonra verebileceğim söylense muhtemelen inanmazdım. İşte şimdi karşımda oturuyor. Onun bu kadar yakınımda olmasına rağmen hâlâ nasıl sükunetimi koruyabiliyorum? İlk defa o benden daha telaşlı ve çekingen duruyor.

[...]

En nihayetinde okumuyor. O zaman da okumamıştı, hatırlıyorum. Yalnız okumamakla da kalmayıp terk ediyor, önce bulunduğumuz kahve dükkanını sonra da onu ilk gördüğüm şehir Prag'ı. 


Evrim


affetmek

Bu kavram üzerine epeydir düşünüyor ve bir şeyler yazmak istiyordum. Ancak fikirlerim zihnimde pişip yeterli olgunluğa erişmemişti henüz, doğru zamanı bekliyordum; doğru zamanın böylesine çabuk geleceğini ise bilmiyordum dürüst olmak gerekirse. Son zamanlarda aşabildiğim, farkındalığımı geliştirebildiğim konulardan biri affetmekti. Dün, hassas olduğum bazı noktalar üzerine yazı yazıyorken fark ettim ki, ben affediyorum. Bu beni oldukça heyecanlandırdı çünkü bir yıl önce bunu ileride yapabileceğimi bilsem kendine inanmakta güçlü çekerdim muhtemelen, ve daha da ilginci şu ki affetme eğiliminden uzak dururdum. Affetmenin her zaman karşımızdakine tanınmış bir ayrıcalık, bir lüks olduğunu düşünmüş ve bu iyiliği onlara yapmama kararını almıştım. En nihayetinde affedince en büyük iyiliği kendime yaptığımı anladım. Biriktirdiğim hikayeleri, hayatıma kattığım deneyimleri düşünüp geçmişe baktığımda içimde önceleri olumsuz duyguların barındığını şimdi daha net görebiliyorum. Dolayısıyla bana bir zamanlar gerçekleştirilme ihtimali güç gelen değişiklikleri ve yapabileceğime emin olmadığım yenilikleri hayatıma yeni yeni dahil ediyorum ve bundan memnunum. Pek çoğumuzun hayatında dönüm noktası olduğunu iddia ettiği, buna gönülden inandığı kötü anlar vardır ve bu anlar genellikle beraberinde yaraları, yorgunluğu getirdiği gibi affedemeyeceklerimizi de getirir. Bazen kendimiz oluruz affedemeyeceğimiz o kişi bazense bir başkası, ki en zoru kendimizi affetmektir bana göre. Affetmediğimiz her bir kişi omuzlarımıza yük olur oysaki. Nereye gidersek gidelim affedemediğimiz kişiden ve o olaydan uzaklaşamayız aslında. İyileşemeyiz, özgürleşemeyiz eğer affetmezsek. Bilincinde olalım veya olmayalım, o olayın benzerlerini yaşamaya devam ederiz ve komiktir ki hayat karşımıza affedemediğimiz insanın farklı bedenlerdeki, farklı yansımalardaki ruhunu çıkarır durur. Kendimizi sık sık aynı olayla, yani geçmişle hesaplaşırken buluruz. Yine öfkeleniriz, yine üzülürüz hatta belki kin duyarız ancak hiçbiri çözüm olamaz; günün sonunda kendimizi yine o kısır döngüde buluruz. Halbuki akışına bıraksak hayat herkese gereken dersi verecektir. Bazı sorunları aşamadığımız müddetçe ve geçmişten öğreneceğimizi öğrenip ilerleyemediğimiz müddetçe yaşayabileceğimiz pek çok güzel duygudan ve şu an yaşanmakta olan andan mahrum kalırız. Ben affettim. Hep başkalarını hem de kendimi. Bu bir günde gerçekleşmedi elbette, kendime koyduğum hedefler dahilindeki sürecin bir parçasıydı. Affetmenin büyüsü ve gücü hepinize yol gösterir umarım. 


Evrim

Ekim 18, 2018

perde

Bir perdenin arkasına sığdırabiliriz hikâyemizi, hikâyemizin geçmişten geleceğe evrilen akışını, hikâyemizde şu ana dek yer almış tüm kahramanları; hikâyenin geçtiği tüm mekan ve zamanları kısa bir kapı genişliğindeki açık renkli perdeye tüm şeffaflığıyla ve aynı zamanda tüm gizemiyle aktarabiliriz. Kendimizi aktarabiliriz ve yaşatabiliriz o gölgelerin belli belirsiz hareketlerinden oluşan büyüyle. 

Hikâyemizin nerede başladığını biliyoruz aslında. Tam şu an karşılıklı koltukları doldururken bedenlerimiz ve hiç ayrışmıyorken ruhumuz, akşam vakti saat onu yirmi dokuz gece Kars'a gidiyorken konuşabiliriz içimizde sevgiye dair ilk hissiyatların oluştuğu o günle ilgili. O günden itibaren yaşadığımız her olayı tekrar yaşayabiliriz çıktığımız bu nostaljik tren yolculuğunda, iki saatte bir yanımıza aldığımız o eski mektupları tekrar büyük bir ciddiyetle okumak koşuluyla. Bir de yazmak... Çünkü biliyorsun, yazmadığımız yolculuklar pek de güzel geçmiyor. Çünkü biliyorsun, özellikle de birbirimizi yazdığımızda ölümsüzleşiyor her an. Yazı yazmadan evvel masandan eksik etmediğini bildiğim şarabı ben getirdim bu sefer, hem yazma sürecini sekteye uğratmamak için hem de evinde yarım bıraktığım şarap şişesini telafi etmek için. Kadehlerimizi birbirine değdirirken aklından geçmekte olan kitabı dahi biliyorum, o kitabın karakterlerinin de vagonda yanımızda olmasını diliyorsun; ki zaten öyleler. Benim kalemimden çıktıkları için değil sadece, o karakterler bizim birer yansımamız oldukları için. Görüyorsun ya, seni yazdığım defterlerdeki cümleler her yerde canlanıyor; en önemlisi senin zihninde. Daha doğrusu görmüyorsun, henüz farkında değilsin o kitabın yazarının senin karşında oturmakta olan, senin bütün gençliği birlikte geçirdiğin kişi olduğuna ve o kitapta seni anlattığına. 
 
Bir perdenin arkasına sığdırıyoruz hikâyemizi. Kırmızı ışıklarla aydınlattığımız odamız biz birlikteyken zifiri karanlıkmış gibi hissediyorum, gölgemizse kendi başına apayrı bir hikâye yaratmak üzere. 


Evrim

Haziran 02, 2018

karakter ve yazar

Şarabı ve onu beklerken fark ettim: tüm hayatım boyunca hiçbir gün, bugünkü kadar korkmamıştım sevmekten. Tüm hayatım boyunca hiçbir gün, bu kadar kalasım gelmemişti bir yabancının gözlerinde. Fark ettim, yazarı olduğum kitabın karakteri artık benden bağımsız olarak varlığını sürdürüyor ve yazarlığa evriliyordu. Yarattığım kitap karakteri tarafından yaratılıyordum ilk kez. İlk kez kalem bir karakterin elindeydi ve o karakter oluşturuyordu yazarını.


Siyah duvarlarına baktım odanın. Çalışma masasının üzerinde duran kahve bardağına, sandalyenin üzerine bırakılan eski bir fotoğraf makinesine baktım. 


Sonra ona baktım, hayatım değişmişti. 


Evrim

Nisan 30, 2018

oda

Odanızı değiştirmek ruhunuzu değiştirmekle eş değerdir. 


Odanızı değiştirdiğinizde acılarınızı ve mutluluklarınızı kâğıda döktüğünüz masanız, sevginizi haykırdığınız duvarınız; önünde tek başınıza unutulmuş türküleri dinleyip hayaller kurduğunuz pencereniz, göz yaşlarınızın değdiği perdeniz değişir. Yeni bir odaya adım attığınızda eskiden yazdığınız hiçbir yazıyı artık anlayamayacağınızı bilir, dolabınızın beşinci çekmecesinde altı yıldır bekleyen mektupların hiçbir zaman adreslerine ulaşamayacağını fark eder; sevgi anlayışınızın değiştiğini hisseder ve duvarların size farklı hikâyeler anlattığını duyarsınız. Pencere sizi daha önce hiç işitmediğiniz türkülerin ve hiç okumadığınız şiirlerin varlığından haberdar eder, perde her dokunuşunuzda farklı insanları anımsatır yüreğinize. Yüreğinizin canlılığı kaleminize de yansır en nihayetinde. Yeni odanızda ilk yazınızı tamamladığınızda anlarsınız, bu en güzel yazınızdır. 


Odanızı değiştirmek ruhunuzu değiştirmekle eş değerdir.



Evrim

Nisan 13, 2018

dönmek

Eve dönmek ona dönmektir.


Onunla tanıştığım gün sabaha dek baktığım duvara bakıyorum şimdi. Onunla tanıştığım gün gözüme bir türlü uyku girmezken kıvranıp durduğum yatağa uzanıyorum şimdi. Şimdi, bir zamanlar onu düşünerek oturduğum masanın başına farklı bir amaçla geçiyorum. Bir zamanlar bana onu yazdıran kalem artık başka kişilerin ruhlarına bürünüyor parmaklarımın arasında. 

Üç yıl boyunca sehpanın üzerinde duran bir kitap düşünün... Günün birinde her eşya yerli yerinde dururken kıpırdayan tek şey o oluyor. Kitap dışında her şey aynı kalmış, kitabı kaleme alan yazar da dahil. Sadece bir nesne, kitap tüm odanın akışını değiştiriyor eski yerinde olmadığında. Kitap olmadan sehpa da anlamsız, siyah perdeler de, kahve fincanı da, oda da; en önemlisi yazar anlamsız. Şu an, kitap o. 

Onun yeri değişmiş bu evde... Ve ben, kitabı yazan kişi olmama rağmen bu duruma engel olamıyorum. Yazar olmama rağmen, dünyadaki en değerli kitap oymuş ve ben artık o kitabı okuyamayacakmışım gibi hissediyorum. Odada güzel olan pek çok detay var, istesem yeni bir kitap daha yazabilirim ancak hiçbiri sehpanın üzerine yakışmayacak, biliyorum.


Eve dönmek ona dönmektir.


Onunla tanıştığım gün ağladığım kapının arkasında öylece duruyorum şimdi. En savunmasız olduğum o dakikalara dahi geri dönebilmeyi dilerken kendimi hayatımda hiç hissetmediğim kadar çaresiz hissediyorum. Onunla tanıştığım gün hissettiklerimi an ve an hatırlayıp gözümü kapatıyorum şimdi. Belki de onun da hatırlaması için yapıyorum bunu, sanki gözümü kapatırsam o da dünyanın her neresinde olursa olsun bunu anlayacakmış gibi. Şimdi, bir zamanlar onu düşünerek dinlediğim müzikleri farklı şekilde duyuyorum, sözleri oldukça farklı algılıyorum. Bir zamanlar bana onu hatırlatan romanların her bir cümlesi artık onun dışında herkese ithaf edilebilecek düzeyde anlamını yitiriyor. 


Yaşadığınız zorluklara, aşamadığınız bütün engellere, kendinize rağmen içinizde bir yerlerde her daim canlı tuttuğunuz umudunuzun tükendiğini düşünün... Şu an, umut o. Kendimde kaybettiğim her şeye karşın hayatımda sapasağlam duran tek varlığın, umudun; onun da yok olup gitmesi... 


Üç yıl geçmiş. 


Bir tane yazımda geçiyordu, ev kavramından bahsediyordum. Sanki o yazıyı geçen yıl yazarken bu günü yaşayacağımı önceden hissetmişim... Ev, bu şehri sevdiren bir ev... 


Eve dönmek ona dönmektir. Ya da ona dönmek eve dönmektir. Bilemeyeceğim.




Evrim



Nisan 01, 2018

gitmek

Dört duvar arasında yalnız bir ben: yanındaki insanlara, zihnindeki sana, çevresindeki uğultulara ve çirkin kalabalıklara rağmen yalnız ben. Mavi duvarın önünde öylece duruyorsun, üzerinde kahverengi bir gömlek var. Saçların günlerdir taranmamış, en çok da buradan anlıyorum artık beni sevmediğini. Anlatacağın pek çok şeye rağmen konuşmuyorsun üç saattir. Bu suskunluk, bir zamanlar dünyalarınızı ortak paydada buluşturduğunuz, birlikte saatlerce konuşabildiğiniz insanın kendi dünyasından sizi soyutlaması sarsıcı değil midir? 


"Neden konuşmuyorsun?" diyorum aramızdaki üç saatlik rahatsız edici sessizliğin ardından, cevap alamayacağımı bildiğim halde belki gözlerin benimkilerle buluşur diye. Terk etmişsin birlikte ruhlarımızdan inşa ettiğimiz, emek vererek kurduğumuz o evi. Terk etmişsin beni ve geleceğimi. Mavi duvardan dahi gitmişsin, ruhun o kadar ait değil ki yaslandığın duvara... O kadar arınmışsın ki sevgiden. İki kişilik dünyada tek başıma kaldığımı anlıyorum git gide. Çünkü senin karşında oturuyorum, beni görmüyorsun. Senin yanında çığlık atıyorum, beni duymuyorsun. Arabalarda ve loş sokaklarda öpüşmekte buluruz çareyi. Süsledik bir yalanı, deniz karardığında andık eski aşklarımızı. Bir düşteyim, ağlamamalıyım bu öğlen. Bana hiç kimseyle konuşamadığım bir dil öğrettin arkadaşım. Senin yanında ağlıyorum ve tepki vermiyorsun. Üç saat... Mavi duvar... Bedenin karşımda duruyor fakat ruhun hiçbir zaman ulaşamayacağım bir kasabaya doğru yol almış. Yalnızım, severken.


Gelseydin, tekrar geçebilirdim daktilonun başına. Gelmedin. 

Gelip ışıkları söndürürsen uyuyabilirim, gelmiyorsun.

Duvarları yeniden maviye boyamak istiyorum sen gelmeden, gelmeyeceksin.


Gittin, yazdığım yüzlerce mektuba rağmen. Gidiyorsun, sen yokken göreceğim kabuslara rağmen. Gideceksin, yüreğimde her vakit hatırlanacak olmana rağmen. 



Evrim

doğru insan

Kimi zaman yıllarca aradığımız, bizi tüm yaralarımızla, eksiklerimizle görmesinin ve bizi bize rağmen kabullenmesinin hayalini kurduğumuz insanın yanı başımızda durduğunu fark edemeyiz. Yüreğimizin asıl sahibi ve ruhumuzun yansıması olan özel insan her an ulaşabileceğimiz bir konumda olduğu halde biz bundan bilinçsiz şekilde yanlış insanları alırız kaleme. Yanlış insanları ağırlarız şiirlerimizin en büyülü dizelerinde. Sonradan düşüverir aklımıza gerçekler, sonradan yer edinir kalbimizde doğru insanlar.


Siz ne zaman doğru insanı yazmaya başlarsınız sayfa sayfa, işte o zaman okuyacak kimse kalmamıştır. O insanın yüreğinizin kapısında, elinde yıllar boyu beklettiği güller kurumuştur siz kapıyı açtığınızda. Sevgi beklemekle eş değerdir.


Beklemiştir, anahtarla kapıyı açıp giren her insanı imrenerek izlemiştir.

Beklemiştir, sizin kapının zilini hiçbir zaman duymayacağınızı bilse de çabalamaktan vazgeçmemiştir. Beklemiştir, yanlış insanlara yazdığınız bütün yazıları sükunetle okuyarak ve bir gün kendisinin de bu yazıların baş kahramanı olacağını hayal ederek senelerce beklemiştir.


Kuruyan gülleri kapı eşiğine bırakmış ve en nihayetinde sizin onu bir daha asla bulamayacağınız yere, kendi hikâyesini oluşturmaya gitmiştir.  


Doğru insanı, Martin Eden'i size hatırlatan tek insanı sonsuza dek kaybetmişsinizdir. 



Evrim


Mart 29, 2018

biliyorum

"Biliyorum," diye mırıldandım yere saçılmış, içerisinde beni barındıran, en çok kendim olabildiğim kâğıtlara. "Biliyorum, seni kırdım." Cümleme aralıksız bir şekilde devam etmemi engelleyen duygularla baş başa kalmıştım yine. Tıpkı üç yıl önceki gibi... Yıllar geçiyordu, büyüyor ve asla durmak bilmeyen değişim sürecinde buluyordum kendimi. 


Her sene farklı biri konuk oluyordu yazılarımdan vagon oluşturduğum trenime, her durakta yeni biri katılıyordu eskimiş defter yapraklarına. Her özel insanı bir yazı yazarak alırdım hayatıma, ve tam da o an kaybederdim sonsuza dek.

O sene oydu yeni gelen kişi yüreğime. Beklenmedik bir yolcu olarak tanımladığım bu güzel insan gelirken bavuluna pek çok şey koymuştu. Hayallerini, kederini, sevgisini, her gece okumayı alışkanlık haline getirdiği Ahmed Arif şiirlerini; denizi getirmişti. 


O denizi getirmişti, benim Martin Eden'i düşleyeceğimden habersiz. O hayallerini getirmişti, benim dinleyeceğimden habersiz. O kederini getirmişti, benim ağlayacağımdan habersiz. O sevgisini getirmişti, benim çoğaltacağımdan habersiz. O kendisini getirmişti, benim anlam katacağımdan habersiz. 

İlk gördüğümde anlamıştım, trenden gitmesini isteyeceğim en son insan hayatıma adım atmıştı. İlk gördüğümde anlamıştım, diğerlerinin treni terk etmesinin nedeni oydu. Anlamıştım, onu hiç tükenmeyecek bir duyguyla hayatımın sonuna kadar sevecektim. 

İlk gördüğümde zihnimde yeni şiirler üretmeye başlamıştım, daha önce kullanmadığım kelimelerle. İlk gördüğümde bütün yazılarımı ona okutmak istemiştim, daha önce kimsenin okumadığı yazıları. İlk gördüğümde iç dünyamı onunla paylaşmak için müthiş bir heyecan duymuştum, daha önce kimsenin yanaşmasına müsaade etmediğim dünyamı. Belki de göz rengi Martin Eden'in ait olduğu yeri hatırlattığı, sözlerinin keskinliği en sevdiğim yazara benzediği, ruhu benim gibi olduğu içindi. En nihayetinde, anlamış ve görmüştüm. Bir insanı anlamanın ve görmenin bir hayli zor olduğunu en iyi ben biliyordum. Hayatım boyunca anlaşılmadığımın ve görülmediğimin farkında olduğum için... 


Beni en çok sarsan gerçek, insanların onlar hakkında ne düşündüğümüzü hiçbir zaman bilmeyecek olmalarıdır. 

Hiçbir zaman bilmedi onu kâğıtlara nasıl anlattığımı, onu aklıma getirdiğimde kalemimin hareketlendiğini, onu anladığımı ve gördüğümü; yıllar sonra hâlâ benim yüreğimdeki yegane insan olduğunu hiçbir zaman bilmedi, bilmeyecek. Çünkü gözleri bu cümlelerle buluşmayacak, okusa dahi görmeyecek ne yazdığımı. 


Trenden indiği an, tıpkı diğer iki kişi gibi, bir daha anlaşılmayacak ve görülmeyecek.


Gülümsedim. "Biliyorum, seni kırdım." 



Evrim

Mart 23, 2018

beş mart

Sevmek aslında bir başkasıyla paylaştığımız dünyaya ithafen bir eylem midir, yoksa asla paylaşamayacağımızı bildiğimiz dünyayı mı tanımlar?



Evrim

önceki hayat

Uyutmayan haziran akşamı,
Sen hazirandan daha güzelsin.
Kirpiklerimi usulca havalandıran rüzgar,
Parmak uçlarımı ürperten yalnızlık,
ve yüreğimi canlandıran o beklenmedik umut;
Sen umuttan daha güzelsin.


Evrim

otuz haziran

.........

Farkındasın ve anlıyorsun.

İşte tam da bu sebepten ötürü,
Ağlıyorum.
Geceleri.




Evrim

Mart 21, 2018

on sekiz ekim

Bir insan için yazı yazdığınızda onu kaybedersiniz. O insanla ilgili hisleriniz ve düşünceleriniz kesişmeye başladığı ve bu yazıya döküldüğü vakit noktalarsınız o insanın sizin hayatınızdaki yerini. Farkına şimdilerde vardığım bu gerçek kadar yaralayan pek az şey var beni. Gözümü her kapattığımda başka bir yerde olma arzum git gide artırıyor şiddetini, hatta ve hatta gözümü her açışımda bulunduğum yer; asla bulunmak istemediğim, çirkin bir yere dönüşüyor. Birilerinin gözlerinin içine bakarak, gülümseyerek konuşurken dahi yaşanmayacak durumların hayalini kurmak artık gözlerin de yalan söyleyebileceğini göstermekle kalmıyor; beni inanılmaz derecede yoruyor. Farkındalığımın rahatsız edici bir boyuta erişmesi, sevgiden epey uzaklaşan insan ilişkileri, anlam yoksunu konuşmalar ve bitmek bilmeyen sıkıntılar... Kendi kendime engel olduğum bütün yılların acısını yaşadığım şu dakikalarda içimden yineliyorum, kimseye yazı yazmayacağım.


Evrim

Mart 13, 2018

kimse görmüyor

Beni kimse görmüyordu, o hariç.


Sokaklarda çalmayan bir müzikle dans ederken, aynada kendimi görmek için olağanüstü çaba harcarken, sahibine ulaşmamış mektuplarımı ilk günkü özenle saklarken, bir şiirin son iki dizesine ağlarken, vapurda Martin Eden'i düşünürken, hayallerim için herkesle mücadele ederken yalnızdım yıllar boyu. Beni çevremdeki insanlardan farklı bir yere taşıyan düşüncelerimin katılığı altında ezilirken, kendime soyut bir dünya inşa edip o dünyamın yıkılması gerektiğine dair sözleri duymaya mecbur kalırken yalnızdım. En çok da kendi kendime engel olurken yalnızdım.


Beni kimse görmüyor, o hariç.


Bir başka ruhla buluşmasına müsaade etmeyeceğim şiirlerimi okuyor, mektuplarımı zarflarından çıkarıyor, Martin Eden'i okuyor o. Soyut dünyamın somuta dönüştüğü bir beden... Anlayan ve anlatan biri.

O, sokaktaki müziği duyuyor.


Beni kimse görmeyecek, o hariç.



Evrim

Şubat 19, 2018

salvador, gala, güzellik

Güzellik... Toplumlara ve bu toplumların değer yargılarına göre büyük bir boşluğu veya büyük bir derinliği kapsayan ama aynı zamanda çok bireysel olan; doğanın var olduğu ilk andan itibaren literatüre giren, üzerine çok şey söylenen, hakkında çok fikir ortaya atılan bir kavram.
Benim hayatımın her döneminde farklı şekilde tanımladığım, bazense tanımlamakta güçlük çektiğim büyülü bir kelime. 

Sıradan insanların aksine bilge insanların hayatında, onların düşüncelerini etkileyen ve içerisinde bulundukları denize dalga katan pek çok aydınlanma anı yaşanır. Çoğu zaman acılı geçer bu aydınlanma süreci. Bilge insan, öğrendikçe huzursuz olur kimi zaman. Anladıkça, radikal değişimler yaşar kimselere açmadığı -belki de açamadığı- dünyasında. 

Bilge bir insan, her gün sorgudadır. İşte benim zihnimde de her gün kurulan bir mahkeme var. Kendimi yargıladığım bu mahkemelerde her gün farklı bir konu ekseninde tartışma dönüyor. Bugün, güzellikti konum. Hayatımın her altı yılında bir yaşadığım algı değişimlerini yansıttığım kelimelerden biriydi güzellik. 

Bugün, güzellik denince aklıma direkt Dali'nin çok sevdiği Gala geldi. Gala, yıllar boyunca insanların "çirkin" etiketini yapıştırdığı bir kadın. 

Bu kadın, Dali'nin yüreğine dokunabilmeyi başarabilmiş tek kadın aynı zamanda, ki bu her şeyden daha önemli. Gün içerisinde zihinlerine yerleşmiş o basit kelimeleri sığ bir şekilde kullanan, olayların ve hislerin derinine inemeyecek kadar tekdüze olanlar; sevgiye dair tecrübesi yahut hayali dahi olmayan, maneviyattan uzak bu insanların çirkin diye hitap ettikleri Gala: saygın bir sanatçı olan Dali'nin eserlerinin ilham kaynağı, Dali'nin duygularının mimarı.

Gala, çok güzel.

Yazı yazıyorum ve kesin bildiğim tek şey şu: yazılara konu ettiğim varlıklar dünyanın en güzel varlıkları. Bir sanat eserinin içerisinde yer alan her insan güzeldir, anlamıyorlar. Anlamayacaklar belki de hiçbir zaman. Öyle zor ki hayatında hiçbir sanat eserinin büyüsüne kapılmamış birine güzelliği anlatmak... Öyle zor ki bir resmin karşısında ya da bir kitabın son satırlarında ağlamayan birine güzelliği betimlemek...

Güzelliğin ruh olduğunu, bilgelik olduğunu; güzelliğin bir başka ruha dokunmak olduğunu anlayamazlar. Güzelliğin asla fiziksel özelliklere indirgenemeyecek kadar basit olmadığını, güzelliğin tıpkı toprağı besleyen yağmur gibi ruhları beslediğini anlayamazlar.

O kadar yozlaştırmışlardır ki güzelliği, yanlış insanlara güzel derler. Onlara bir dünya sunabilecek güzel insanları ise bulduklarının farkına varamaz, kaybederler. Bunlar, dünyadaki en kör insanlardır. Çünkü hayattaki en kötü şey sevgiye, güzelliğe körleşmek; bu kutsal kavramların yerini basitliklerle doldurmaya çalışmak, sevgiyle alakası olmayan boşluklara tutunarak kendini kandırmaktır.

Ne acıdır ki sıradan insanlar çoklar. Onlar ve onların içerisinde değerli hiçbir şey bulunmayan zihinleri, her yerdeler. Bulunmadıkları tek yer ise güzellik.

Güzellik, dünyevi zevkleri ve kaygıları yok etmektir.
Güzellik, sevmektir. Güzel insan, sever. Güzel insan bilgedir, yaratır; hayatınızda sonsuza dek yok edemeyeceğiniz bir iz bırakır. Değişir ve değiştirir. 
Tıpkı Gala'nın Dali'yi değiştirdiği gibi...

Yazılarımın tüm kahramanları, güzelsiniz. Şu an dinlediğim Sen Varsın Orda parçası, çok güzelsin.

Gala, çok güzel.

Bana Salvador Dali'yi tanımam gerektiğini söyleyen insan... Güzelsin.

Ocak 12, 2018

yolculuk

Üzerimde, duyguların sekiz yılın ardından yok olduğu gerçeği; elimde, eskiye dair her şeyi aktardığım defterim, cebimde hala bir nedene gereksinim duymadan sakladığım bir kağıt; yanımda, geçen yıllara rağmen değişmeyen tek insan… Bir yere gidiyoruz. O an bilmek istediğim son şey gideceğimiz yer. Gidiyoruz işte. Bu hep böyle süregeldi, biz bir yolculuğa çıkardık ve önemli olan nereye gittiğimiz değildi. Belki de bunun nedeni yolculukta sadece bir yere varmayışımızdı, biz pek çok yere varıyorduk ne zaman trene atlasak. Aynı gün içerisinde hem mutluluğa, hem ağır bir üzüntüye ama her yolun sonunda mutlaka umuda varıyorduk onunla; beni heyecanlandıran şey de bu umuda varma serüvenimizdi. Ne yaşanırsa yaşansın, ne tür engellerle karşılaşırsak karşılaşalım tüm bu sıkıntıların biteceği ümidiydi bizim duygularımızı değerli kılan. Yüreklerimizi yoran günlerde, limana gidip gizlice ağlarken bile gözyaşlarımızı dindiren yegane şeydi umut. Başa çıkamayacağımız konusunda inandırıldığımız, yahut inancımızı kendimiz kaybettiğimiz günlerde dahi bir tek gülümseme bizi cesaretlendirmeye yeterdi. Ve o cesaretlendiğinde bir çocuk gibiydi, ne de güzeldi.

Hatırlıyorum, sekiz yıl önce ilk kez birlikte mutsuz olduğumuz zaman evdeki pencere kenarına koşmuştuk. İki genç insan… O, dışarıyı seyrederken ben durumu nasıl yöneteceğime dair tek bir fikre sahip olmayan acemi bir sevgiliydim. Yaptığım tek şey, “Aşacağız.” demek olmuştu. Dediğim şeye en çok inandığım ansa, onun gözlerini bana çevirdiği andı. Onun dediğim şeye inandığı o büyülü an, beni de inandırmaya yetmişti. Sekiz yıl önce bir eylül gününde önünde kurulup hayaller kurduğumuz, üzüntümüzü büyük bir hedefe dönüştürdüğümüz, birbirimizi yeni yeni sevmeye başladığımız o günden beri pencere bizim sevgimizin bir sembolü, umudumuzun ilk filizi oldu. Bizim için dünyanın en güzel yeri, kendimizi en mutlu hissettiğimiz yer, o pencere önü oldu. Öyle ki Cahit Sıtkı Tarancı’nın Yağmur Yağıyordu adlı şiirini ilk keşfettiğimizde bu yüzden pek sevinmiştik. “Penceremiz olabilirdi(!)” diyordu şair, bizim vardı. Beni en çok üzen şey de buydu işte. Penceremizin önünü terk etmiştik. Hayatımızın geri kalanı boyunca ne zaman birbirimizden uzaklaşsak, bu pencerenin önünde bir araya geleceğimize dair söz vermiştik birbirimize. Ancak geçen her yıl pencereye olan bağımızı azaltmıştı, oysa pencere bizim sevgimiz demekti. Pencere; dünyadaki herkese inat kenetlendiğimiz bir yerdi, saf duygularımızdı; geçmişimiz ve geleceğimizdi. Her geçen yıl daha da az uğradık bu pencere önüne. Ve şu an, sekiz yılın ardından bizi bu pencerenin dahi kurtaramayacağı, pencerenin dahi içimizdeki sevgiyi tekrar ortaya çıkaramayacağı bir konumdaydık.

Son kez çıkılan bir yolculuk olduğunu, birbirimize bu konuda tek bir kelime etmeden anlıyoruz.  Ona bakarken, keşke onu özlediğim kadar sevebilsem diye geçiriyorum içimden. İlk defa bir yolculuktayken düşüncelerim keşke kelimesinde kilitleniyor, o ne düşünüyor bilmiyorum. Bir anlığına, sadece bir anlığına o tanıştığımız ilk güne geri dönmek istiyorum. Bir şeyleri farklı yaşar mıyız şu an o güne dönsek? Şu an dönsek, daha mı cesur oluruz konu bir sevgiye sahip çıkmak olduğunda; yoksa daha da mı silikleşir her bir davranışımız bu zaman diliminde? O benim kadar çaba göstermeye karar verir mi bu sefer? Peki ya pencere? Daha sık uğrar mıyız oraya? Daha sık çıkar mıyız şu yolculuklara? Huzursuzum. Onun yanında huzursuzum ve bu beni ürkütüyor. Acaba, ona karşı hiçbir şey hissetmediğim için mi; yoksa bu beraber çıktığımız son yolculuk olduğu için mi? Eskiden olsa bu korkumu onunla paylaşacak kadar dürüstken o an sadece elimdeki defterde gezdiriyorum gözlerimi. Daha sonra ona uzatıyorum. Gariptir, ilk kez çekiniyorum.

“Her ne yazdıysan okumayacağım bu kez.” diyor tren kadar soğuk, geçmişimiz kadar yorgun, yüreklerimiz kadar yabancı bir ses tonuyla.

Defteri geri çekerken, “Hiçbir zaman okumadın. Ne yazdığımı, ne hissettiğimi, kendimle ve dünyayla nasıl bir savaş içerisinde olduğumu hiçbir zaman okumadın. Seni bu savaşa dahil etmek için attığım adımları, sana ulaşamayacağını bildiğim için yok ettiğim o köprüleri; sevgimi hiçbir zaman okumadın.” diyorum tren kadar soğuk, geçmişimiz kadar iniş çıkışlı, yüreklerimiz kadar ağlamaklı bir ses tonuyla. 


Evrim