Dört duvar arasında yalnız bir ben: yanındaki insanlara, zihnindeki sana, çevresindeki uğultulara ve çirkin kalabalıklara rağmen yalnız ben. Mavi duvarın önünde öylece duruyorsun, üzerinde kahverengi bir gömlek var. Saçların günlerdir taranmamış, en çok da buradan anlıyorum artık beni sevmediğini. Anlatacağın pek çok şeye rağmen konuşmuyorsun üç saattir. Bu suskunluk, bir zamanlar dünyalarınızı ortak paydada buluşturduğunuz, birlikte saatlerce konuşabildiğiniz insanın kendi dünyasından sizi soyutlaması sarsıcı değil midir?
"Neden konuşmuyorsun?" diyorum aramızdaki üç saatlik rahatsız edici sessizliğin ardından, cevap alamayacağımı bildiğim halde belki gözlerin benimkilerle buluşur diye. Terk etmişsin birlikte ruhlarımızdan inşa ettiğimiz, emek vererek kurduğumuz o evi. Terk etmişsin beni ve geleceğimi. Mavi duvardan dahi gitmişsin, ruhun o kadar ait değil ki yaslandığın duvara... O kadar arınmışsın ki sevgiden. İki kişilik dünyada tek başıma kaldığımı anlıyorum git gide. Çünkü senin karşında oturuyorum, beni görmüyorsun. Senin yanında çığlık atıyorum, beni duymuyorsun. Arabalarda ve loş sokaklarda öpüşmekte buluruz çareyi. Süsledik bir yalanı, deniz karardığında andık eski aşklarımızı. Bir düşteyim, ağlamamalıyım bu öğlen. Bana hiç kimseyle konuşamadığım bir dil öğrettin arkadaşım. Senin yanında ağlıyorum ve tepki vermiyorsun. Üç saat... Mavi duvar... Bedenin karşımda duruyor fakat ruhun hiçbir zaman ulaşamayacağım bir kasabaya doğru yol almış. Yalnızım, severken.
Gelseydin, tekrar geçebilirdim daktilonun başına. Gelmedin.
Gelip ışıkları söndürürsen uyuyabilirim, gelmiyorsun.
Duvarları yeniden maviye boyamak istiyorum sen gelmeden, gelmeyeceksin.
Gittin, yazdığım yüzlerce mektuba rağmen. Gidiyorsun, sen yokken göreceğim kabuslara rağmen. Gideceksin, yüreğimde her vakit hatırlanacak olmana rağmen.
Evrim