Ekim 13, 2017
son diyalog
Ekim 10, 2017
bir sayfa
Gözlerim kapalıydı. Karanfil kokusunun uzanmış olduğum koltukta derinden hissedildiği bir ekim günü, duyulması gereken ne varsa duyuyordum; daktilonun tuşlarının çıkardığı o nostaljik sesi, yere ritmik olarak ayakkabılarını temas ettiren birini, tuşların sesinin kesildiği anda şarap içmeye yeltenen o kişinin kuru dudaklarının soğuk şarap kadehiyle buluşmasını ve daha sonra yazısına geri dönebilmek için şarabı aceleyle yutkunmasını; çok da uzağımda olmadığına kanaat getirdiğim gramofondan yayılan JP Cooper'ın Satellite şarkısını ve o şarkının sadece nakaratına eşlik eden bir adamın sesini duyuyordum. Görülmesi gereken ne varsa görüyordum; sabah saatlerinde olduğumuzu bilmeme rağmen bir an odada gece vaktinin geldiğini hissettiren panjurların beyaz rengini; duvara asılmış tabloları ve koltuğumun önünde duran masanın üzerine dağılmış, altmış beşinci sayfadan itibaren sayfaları eksik olan kitapları, hiç durmadan yazı yazan adamın kahverengi ayakkabılarını ve adamın üzerindeki bana ait olduğunu fark ettiğim ceketi görüyordum. Hissedilmesi gereken her ne varsa onu, sadece bir şeyi hissediyordum. O adamı uzun zamandır tanıdığımı; duyduğum, gördüğüm her bir nesnede onun yer aldığını ve şu an birlikte olmamızın gecikmiş bir yazgıdan ibaret olduğunu hissediyordum. Onu ve yazdıklarını hissediyordum. İçtiği şarabın dudaklarına verdiği rengi ve tadı, yazdığı kitapları neden altmış beşinci sayfada bıraktığını, neden bu şarkıyı dinlediğini ve neden panjurları açmadığını hissediyordum.
Gözleri kapalıydı. İzmarit kokusunun oturmuş olduğu sandalyede derinden hissedildiği bir ekim günü, ona bakarken onun neyi duyduğunu, neyi gördüğünü ve neyi hissettiğini bilme arzusu içimi sarmıştı. Öylesine odaklanmıştı ki kelimelere, sanki gözlerini açsa eskisi gibi yazamayacaktı. Onun yüzünü, mahrem bir şeymiş gibi inceliyorken hayatımın geri kalanını o şekilde geçirebilmeyi diledim. Yıllar sonra onu bir daha gözleri kapalı şekilde izlememe izin vermeyeceğini sanki o an önceden sezmiş gibi dakikalarca ona kitledim gözlerimi. Onu bana çeken büyünün tam olarak ne olduğunu çözümlemeye çalışırken, karşımda gözleri kapalı bir şekilde yazı yazan bu adamın mükemmel olduğu gerçeğiyle sarsıldım. Onun kimseleri içerisine almadığı zihnini, bir sır gibi sakladığı göz yaşlarını, hayatta bir şeye; yazıya tutkuyla bağlanmasını, şarabı içtikten sonra gülümsemesini, anlamlarını sadece kendisiyle paylaştığı vücudundaki izlerini ve henüz göremediğim gözlerini karşılayabilecek tek kelime mükemmeldi kuşkusuz.
Gözlerini açtı. Durmaksızın okuduğum kitabın son sayfasına geldiğimde hissettiğim gerginlik, yolda yürürken ansızın içerisine adım attığım restoranda son cümlesine denk geldiğimi fark ettiğim o güzel şarkıyı dinlediğimde hissettiğim telaş; üzerimdeydi o an. Ancak tüm o aklımdan geçenler, sonunda görebildiğim gözleri kadar hızlanmamıştı yüreğimi.
"Kaçıncı sayfadasın?"
Daktilosunu biraz öteye itişine ve masaya kollarını koyuşuna; bitirmediği şarabını bana uzattıktan sonra gramofona yeni bir plak yerleştirdiğine tanık oldum, daha sonra kapıya yönelirken sorumu, dudaklarına hüznü yerleştirerek:
"Altmış dördüncü sayfadayım." diye cevaplayışına tanık oldum.
Gitmek istemiyordum. Geriye kalan bir sayfanın hiçbir zaman tamamlanmamasını istediğimi o an anladım.
Evrim
Ekim 01, 2017
23.05
Törenden sonra tabut, özel kıyafetli görevliler tarafından taşınmaya başlandığında diğerleri onları kilisenin bahçesindeki mezarlığa kadar takip etmişti. Mezar, toprak görülmeyecek şekilde çimle kapatılmıştı. Üzerinde çiçeklerin olduğu tabut indirildiğinde rahip son dualarını sükûnetle okumuştu. Aile üyelerinin tek tek mezarın önüne yürüyüp merhuma hoşçakal dedikleri bölümse epey uzun sürmüştü; bunun bilakis nedeni annenin acı dolu bağırışlarına engel olamaması ve sakinleşememesiydi.
Sıra ona geldiğinde sanki harfler boğazına tıkılı kalmış gibiydi. Hoşçakal diyememişti, mezardan çıkarılıp bir kaseye konmuş olan topraktan bir avuç almış ve elindeki gül yapraklarıyla beraber dakikalarca orada öylece durmuştu. Rahip ayrıldıktan sonra insanlar, merhumun yakınlarına ve aile üyelerine teker teker baş sağlığı temennilerini sunuyorlardı. O ise taziyeleri kabul ederken ayakta durmakta güçlük çekmiş ve oradan uzaklaşıp mezarın yanı başına oturmaya karar vermişti.
Dakikalar geçerken, insanlar birer birer dağılıyorlardı. Öyle ki görevliler bir sonraki adım olan mezar taşı yapmaya ve bitki dikmeye başlamışlardı bile. Sona kalan aile bireyleri de orayı terk etmek üzere arabalarına bindiklerinde aile dostu olan biri gelip onu oturduğu yerden kaldırmaya ve destek için koluna girmeye çalışmıştı. O ise kalmak için direnmişti; bu direnişinde de sözcüklere küsmüştü. Nitekim ısrar etmek istemeyen aile dostu onu kendi halinde bırakıp uzaklaştığında; o sabahtan beri gülleri tutmadığı diğer eli arasında terlemiş olan, merhumun resmine bakmaya devam ederek mezarlıkta biraz yürümüştü. Etrafta kimseciklerin kalmadığını görünce de gözlüğünü çıkarıp rüzgarın sızlattığı göz yaşlarının boşalmasına izin vermişti.
Bu zor bir durumdu. Kimileri sevdiği insanı kaybettiğinde onunla geçirdiği güzel günleri gözlerinin önüne getirir, her gün yanında uyandığı birinin yarın sabah aynı yerde olmayacağına, bir daha o kişinin evin kapısından giremeyeceğine, o kişinin sesini artık duyamayacağına, birlikte geçirdiği ehemmiyetli zamanları bir daha yaşamayacağına ağlardı. İnsanların ortak noktası, yaşanmışlıklara ve bu yaşanmışlıkların üzerlerindeki tesirine ağlamaktı. Halbuki o, yaşadıklarından çok yaşayamadıklarına ağlayanlardandı; birlikte olamadıkları günlere, aylara, yıllara; evet, o yıllara ağlıyordu. 4525 gündür hep yarın diye ertelediği sözleri ancak dün yarım yamalak söyleşine ağlıyordu.
Bundan sonra olacakları tahmin etmek zor değildi. Ölüme gözleriyle şahit olmasa; ölümü inkar edecekti. Neden öldüğünü bilmese önce ona daha sonra ise tanrıya kızacaktı. Yaşanacak şey büyük bir yasın içine girmek olacaktı. Tıpkı şu an hissettiği gibi korkunç hissedecekti kendisini, hayata devam etmekte isteksizlik duyacaktı, uyumak imkansızlaşacaktı. Çünkü hem zihni onun görüntüleriyle dolacak ve ona rahat vermeyecekti hem de rüyasında, yıllar önce kurmaya çalıştığı düzenin nasıl yıkıldığını, girmeye çalıştığı yolun kaybolduğunu görmek istemeyecekti.
Sürekli saat 23.05'i hatırlıyordu. Şokun etkisiyle donuk bir suratla bakakaldığı cansız bedeni, sevdiği birinin hayattaki bu iğrenç döngüye katılmasını ve bunu engelleyememiş olmasını titreyen dudaklarla karşıladığı o anı...
Evrim