Ekim 13, 2017

son diyalog

Bugün her şeyin başladığı yerde son günüm. Sevgimin ve kendimin başladığı o yerde. Muhtemelen hatırlamıyorsun ama aylardan şubattı, ben güçsüzdüm. Benim üzerinde yaptığım hiçbir şeyden emin olamamanın verdiği bir sahte benlik kaygısı vardı; kendime inanmıyordum. İnandığımı söylesem bile bu ayakta durmaya çalışmamdan kaynaklanıyordu. Kaleme aldığım hiçbir şey beni tatmin etmiyordu, kaygılıydım. Yeterince mutlu değildim tanıştığımızda. Özellikle bir gece içerisinde bulunduğum ruh halini ve o ruh halinin üzerimdeki tesirlerini hiç unutmuyorum. Düzelebileceğimi zannetmiyordum, yıllar geçtiğinde olmak istediğim kişi olacağımı; kendim olmaktan büyük gurur duyacağımı, kendimi seveceğimi bilmiyordum o gece. Sen de bunun nedenlerinden biriymişsin, şimdilerde aklıma geliyor bu gerçek. Ben seni hep mükemmel biri olarak görürken, senin beni kurtardığı düşünürken aslında sen de o çirkinliklerden biriymişsin hayatımdaki. Ve beni, ben kurtarmışım yıllar boyunca. Senin beni mutlu ettiğini düşünürken ve buna şiddetle inanırken meğer benmişim kendimi mutlu eden. Senin beni sevdiğini düşünürken ve bu gerçekle hayatımı sürdürmeye çalışırken meğer benmişim kendimi seven, kendime saygı duyan. Senin güzel olduğunu düşünürken meğer ben güzelmişim. Şu an, tam şu an çirkin geliyorsun bana. Hep şiirlerime konu olan o ruhun da çirkin, belki de hiçbir zaman güzel olmadı. Belki şiirlerim zihnimin onları yanıltmasıyla büyüdü çığ gibi. Yıllar önce seni haketmediğimi düşünen ben şimdilerde senin beni, daha da önemlisi şiirlerimi haketmediğini biliyor ve bununla; gerçek senle yüzleşiyorum. En çok da kendimle yüzleşiyorum. Geçmişimle, hayallerimle, yaşadığım bir sürü şeyle yüzleşiyorum seni düşünürken. Bunu garipsiyorum ama her düşüncemde daha da silikleşiyorsun. Öyle yok oluyorsun ki daha önce yüreğimde yer aldığın her şeyden, sanki hiç var olmamış gibisin; sanki hiç yazılmamış gibisin. Sevilmemiş gibisin hiç. Saçlarımın seni sevdiğini sana yazarken, seni sevmeyeceğim bir günün geleceğini, hem de kısa bir zamanda bunun gerçekleşeceğini yazmıştım; o gün geldi. Birçok kez kendimi; yazılarımı hiçbir zaman okuyamayacağın, bendeki seni hiçbir zaman göremeyeceğin, senin için yazılmış şiirleri seslendiremeyeceğin kaygılarıyla yoruyorken buluyordum. Şimdiyse içimde olan tek şey buruk bir mutluluk. Bu yazıyı dikkatli oku. Son kez oku bu kadının kaleminden çıkanları, son kez oku bu kadının senin için yazdığı son yazıyı. Son kez hisset sevildiğini, son kez farkında ol hikayelerimde yer aldığını. Son kez senin için yazılmış yüzlerce yazı ısıtsın yüreğini. Son kez... Çünkü yarın, yazıların sahibi o kadın seni sevmeyecek. Çünkü yarın, her şeyin başladığı o yerden geriye bir tek ben kalacağım. 


Evrim



Ekim 10, 2017

bir sayfa

Gözlerim kapalıydı. Karanfil kokusunun uzanmış olduğum koltukta derinden hissedildiği bir ekim günü, duyulması gereken ne varsa duyuyordum; daktilonun tuşlarının çıkardığı o nostaljik sesi, yere ritmik olarak ayakkabılarını temas ettiren birini, tuşların sesinin kesildiği anda şarap içmeye yeltenen o kişinin kuru dudaklarının soğuk şarap kadehiyle buluşmasını ve daha sonra yazısına geri dönebilmek için şarabı aceleyle yutkunmasını; çok da uzağımda olmadığına kanaat getirdiğim gramofondan yayılan JP Cooper'ın Satellite şarkısını ve o şarkının sadece nakaratına eşlik eden bir adamın sesini duyuyordum. Görülmesi gereken ne varsa görüyordum; sabah saatlerinde olduğumuzu bilmeme rağmen bir an odada gece vaktinin geldiğini hissettiren panjurların beyaz rengini; duvara asılmış tabloları ve koltuğumun önünde duran masanın üzerine dağılmış, altmış beşinci sayfadan itibaren sayfaları eksik olan kitapları, hiç durmadan yazı yazan adamın kahverengi ayakkabılarını ve adamın üzerindeki bana ait olduğunu fark ettiğim ceketi görüyordum. Hissedilmesi gereken her ne varsa onu, sadece bir şeyi hissediyordum. O adamı uzun zamandır tanıdığımı; duyduğum, gördüğüm her bir nesnede onun yer aldığını ve şu an birlikte olmamızın gecikmiş bir yazgıdan ibaret olduğunu hissediyordum. Onu ve yazdıklarını hissediyordum. İçtiği şarabın dudaklarına verdiği rengi ve tadı, yazdığı kitapları neden altmış beşinci sayfada bıraktığını, neden bu şarkıyı dinlediğini ve neden panjurları açmadığını hissediyordum.


Gözleri kapalıydı. İzmarit kokusunun oturmuş olduğu sandalyede derinden hissedildiği bir ekim günü, ona bakarken onun neyi duyduğunu, neyi gördüğünü ve neyi hissettiğini bilme arzusu içimi sarmıştı. Öylesine odaklanmıştı ki kelimelere, sanki gözlerini açsa eskisi gibi yazamayacaktı. Onun yüzünü, mahrem bir şeymiş gibi inceliyorken hayatımın geri kalanını o şekilde geçirebilmeyi diledim. Yıllar sonra onu bir daha gözleri kapalı şekilde izlememe izin vermeyeceğini sanki o an önceden sezmiş gibi dakikalarca ona kitledim gözlerimi. Onu bana çeken büyünün tam olarak ne olduğunu çözümlemeye çalışırken, karşımda gözleri kapalı bir şekilde yazı yazan bu adamın mükemmel olduğu gerçeğiyle sarsıldım. Onun kimseleri içerisine almadığı zihnini, bir sır gibi sakladığı göz yaşlarını, hayatta bir şeye; yazıya tutkuyla bağlanmasını, şarabı içtikten sonra gülümsemesini, anlamlarını sadece kendisiyle paylaştığı vücudundaki izlerini ve henüz göremediğim gözlerini karşılayabilecek tek kelime mükemmeldi kuşkusuz.


Gözlerini açtı. Durmaksızın okuduğum kitabın son sayfasına geldiğimde hissettiğim gerginlik, yolda yürürken ansızın içerisine adım attığım restoranda son cümlesine denk geldiğimi fark ettiğim o güzel şarkıyı dinlediğimde hissettiğim telaş; üzerimdeydi o an. Ancak tüm o aklımdan geçenler, sonunda görebildiğim gözleri kadar hızlanmamıştı yüreğimi.


"Kaçıncı sayfadasın?"


Daktilosunu biraz öteye itişine ve masaya kollarını koyuşuna; bitirmediği şarabını bana uzattıktan sonra gramofona yeni bir plak yerleştirdiğine tanık oldum, daha sonra kapıya yönelirken sorumu, dudaklarına hüznü yerleştirerek:


"Altmış dördüncü sayfadayım." diye cevaplayışına tanık oldum.


Gitmek istemiyordum. Geriye kalan bir sayfanın hiçbir zaman tamamlanmamasını istediğimi o an anladım.



Evrim


Ekim 01, 2017

23.05

Herkes siyah giyinmiş ve o da dahil olmak üzere bazıları bulutlu havaya rağmen üzüntülerini dışa vuran gözlerini saklamak üzere güneş gözlüklerini takmışlardı. Çok kalabalık olmayan bu toplulukta herkesin elinde birer gül vardı ve cenaze töreninin yapıldığı kilise ile mezar da çiçeklerle süslenmişti. Öncelikle kilise mekanının içinde yirmi beş dakika kadar süren; rahibin, merhumun hayatını kısaca anlattığı, birkaç ilahi ve duayla bitirdiği bir konuşma gerçekleşmişti. 


Törenden sonra tabut, özel kıyafetli görevliler tarafından taşınmaya başlandığında diğerleri onları kilisenin bahçesindeki mezarlığa kadar takip etmişti. Mezar, toprak görülmeyecek şekilde çimle kapatılmıştı. Üzerinde çiçeklerin olduğu tabut indirildiğinde rahip son dualarını sükûnetle okumuştu. Aile üyelerinin tek tek mezarın önüne yürüyüp merhuma hoşçakal dedikleri bölümse epey uzun sürmüştü; bunun bilakis nedeni annenin acı dolu bağırışlarına engel olamaması ve sakinleşememesiydi. 

Sıra ona geldiğinde sanki harfler boğazına tıkılı kalmış gibiydi. Hoşçakal diyememişti, mezardan çıkarılıp bir kaseye konmuş olan topraktan bir avuç almış ve elindeki gül yapraklarıyla beraber dakikalarca orada öylece durmuştu. Rahip ayrıldıktan sonra insanlar, merhumun yakınlarına ve aile üyelerine teker teker baş sağlığı temennilerini sunuyorlardı. O ise taziyeleri kabul ederken ayakta durmakta güçlük çekmiş ve oradan uzaklaşıp mezarın yanı başına oturmaya karar vermişti.


Dakikalar geçerken, insanlar birer birer dağılıyorlardı. Öyle ki görevliler bir sonraki adım olan mezar taşı yapmaya ve bitki dikmeye başlamışlardı bile. Sona kalan aile bireyleri de orayı terk etmek üzere arabalarına bindiklerinde aile dostu olan biri gelip onu oturduğu yerden kaldırmaya ve destek için koluna girmeye çalışmıştı. O ise kalmak için direnmişti; bu direnişinde de sözcüklere küsmüştü. Nitekim ısrar etmek istemeyen aile dostu onu kendi halinde bırakıp uzaklaştığında; o sabahtan beri gülleri tutmadığı diğer eli arasında terlemiş olan, merhumun resmine bakmaya devam ederek mezarlıkta biraz yürümüştü. Etrafta kimseciklerin kalmadığını görünce de gözlüğünü çıkarıp rüzgarın sızlattığı göz yaşlarının boşalmasına izin vermişti.

Bu zor bir durumdu. Kimileri sevdiği insanı kaybettiğinde onunla geçirdiği güzel günleri gözlerinin önüne getirir, her gün yanında uyandığı birinin yarın sabah aynı yerde olmayacağına, bir daha o kişinin evin kapısından giremeyeceğine, o kişinin sesini artık duyamayacağına, birlikte geçirdiği ehemmiyetli zamanları bir daha yaşamayacağına ağlardı. İnsanların ortak noktası, yaşanmışlıklara ve bu yaşanmışlıkların üzerlerindeki tesirine ağlamaktı. Halbuki o, yaşadıklarından çok yaşayamadıklarına ağlayanlardandı; birlikte olamadıkları günlere, aylara, yıllara; evet, o yıllara ağlıyordu. 4525 gündür hep yarın diye ertelediği sözleri ancak dün yarım yamalak söyleşine ağlıyordu.


Bundan sonra olacakları tahmin etmek zor değildi. Ölüme gözleriyle şahit olmasa; ölümü inkar edecekti. Neden öldüğünü bilmese önce ona daha sonra ise tanrıya kızacaktı. Yaşanacak şey büyük bir yasın içine girmek olacaktı. Tıpkı şu an hissettiği gibi korkunç hissedecekti kendisini, hayata devam etmekte isteksizlik duyacaktı, uyumak imkansızlaşacaktı. Çünkü hem zihni onun görüntüleriyle dolacak ve ona rahat vermeyecekti hem de rüyasında, yıllar önce kurmaya çalıştığı düzenin nasıl yıkıldığını, girmeye çalıştığı yolun kaybolduğunu görmek istemeyecekti.


Sürekli saat 23.05'i hatırlıyordu. Şokun etkisiyle donuk bir suratla bakakaldığı cansız bedeni, sevdiği birinin hayattaki bu iğrenç döngüye katılmasını ve bunu engelleyememiş olmasını titreyen dudaklarla karşıladığı o anı...



Evrim