Gözlerim kapalıydı. Karanfil kokusunun uzanmış olduğum koltukta derinden hissedildiği bir ekim günü, duyulması gereken ne varsa duyuyordum; daktilonun tuşlarının çıkardığı o nostaljik sesi, yere ritmik olarak ayakkabılarını temas ettiren birini, tuşların sesinin kesildiği anda şarap içmeye yeltenen o kişinin kuru dudaklarının soğuk şarap kadehiyle buluşmasını ve daha sonra yazısına geri dönebilmek için şarabı aceleyle yutkunmasını; çok da uzağımda olmadığına kanaat getirdiğim gramofondan yayılan JP Cooper'ın Satellite şarkısını ve o şarkının sadece nakaratına eşlik eden bir adamın sesini duyuyordum. Görülmesi gereken ne varsa görüyordum; sabah saatlerinde olduğumuzu bilmeme rağmen bir an odada gece vaktinin geldiğini hissettiren panjurların beyaz rengini; duvara asılmış tabloları ve koltuğumun önünde duran masanın üzerine dağılmış, altmış beşinci sayfadan itibaren sayfaları eksik olan kitapları, hiç durmadan yazı yazan adamın kahverengi ayakkabılarını ve adamın üzerindeki bana ait olduğunu fark ettiğim ceketi görüyordum. Hissedilmesi gereken her ne varsa onu, sadece bir şeyi hissediyordum. O adamı uzun zamandır tanıdığımı; duyduğum, gördüğüm her bir nesnede onun yer aldığını ve şu an birlikte olmamızın gecikmiş bir yazgıdan ibaret olduğunu hissediyordum. Onu ve yazdıklarını hissediyordum. İçtiği şarabın dudaklarına verdiği rengi ve tadı, yazdığı kitapları neden altmış beşinci sayfada bıraktığını, neden bu şarkıyı dinlediğini ve neden panjurları açmadığını hissediyordum.
Gözleri kapalıydı. İzmarit kokusunun oturmuş olduğu sandalyede derinden hissedildiği bir ekim günü, ona bakarken onun neyi duyduğunu, neyi gördüğünü ve neyi hissettiğini bilme arzusu içimi sarmıştı. Öylesine odaklanmıştı ki kelimelere, sanki gözlerini açsa eskisi gibi yazamayacaktı. Onun yüzünü, mahrem bir şeymiş gibi inceliyorken hayatımın geri kalanını o şekilde geçirebilmeyi diledim. Yıllar sonra onu bir daha gözleri kapalı şekilde izlememe izin vermeyeceğini sanki o an önceden sezmiş gibi dakikalarca ona kitledim gözlerimi. Onu bana çeken büyünün tam olarak ne olduğunu çözümlemeye çalışırken, karşımda gözleri kapalı bir şekilde yazı yazan bu adamın mükemmel olduğu gerçeğiyle sarsıldım. Onun kimseleri içerisine almadığı zihnini, bir sır gibi sakladığı göz yaşlarını, hayatta bir şeye; yazıya tutkuyla bağlanmasını, şarabı içtikten sonra gülümsemesini, anlamlarını sadece kendisiyle paylaştığı vücudundaki izlerini ve henüz göremediğim gözlerini karşılayabilecek tek kelime mükemmeldi kuşkusuz.
Gözlerini açtı. Durmaksızın okuduğum kitabın son sayfasına geldiğimde hissettiğim gerginlik, yolda yürürken ansızın içerisine adım attığım restoranda son cümlesine denk geldiğimi fark ettiğim o güzel şarkıyı dinlediğimde hissettiğim telaş; üzerimdeydi o an. Ancak tüm o aklımdan geçenler, sonunda görebildiğim gözleri kadar hızlanmamıştı yüreğimi.
"Kaçıncı sayfadasın?"
Daktilosunu biraz öteye itişine ve masaya kollarını koyuşuna; bitirmediği şarabını bana uzattıktan sonra gramofona yeni bir plak yerleştirdiğine tanık oldum, daha sonra kapıya yönelirken sorumu, dudaklarına hüznü yerleştirerek:
"Altmış dördüncü sayfadayım." diye cevaplayışına tanık oldum.
Gitmek istemiyordum. Geriye kalan bir sayfanın hiçbir zaman tamamlanmamasını istediğimi o an anladım.
Evrim