Törenden sonra tabut, özel kıyafetli görevliler tarafından taşınmaya başlandığında diğerleri onları kilisenin bahçesindeki mezarlığa kadar takip etmişti. Mezar, toprak görülmeyecek şekilde çimle kapatılmıştı. Üzerinde çiçeklerin olduğu tabut indirildiğinde rahip son dualarını sükûnetle okumuştu. Aile üyelerinin tek tek mezarın önüne yürüyüp merhuma hoşçakal dedikleri bölümse epey uzun sürmüştü; bunun bilakis nedeni annenin acı dolu bağırışlarına engel olamaması ve sakinleşememesiydi.
Sıra ona geldiğinde sanki harfler boğazına tıkılı kalmış gibiydi. Hoşçakal diyememişti, mezardan çıkarılıp bir kaseye konmuş olan topraktan bir avuç almış ve elindeki gül yapraklarıyla beraber dakikalarca orada öylece durmuştu. Rahip ayrıldıktan sonra insanlar, merhumun yakınlarına ve aile üyelerine teker teker baş sağlığı temennilerini sunuyorlardı. O ise taziyeleri kabul ederken ayakta durmakta güçlük çekmiş ve oradan uzaklaşıp mezarın yanı başına oturmaya karar vermişti.
Dakikalar geçerken, insanlar birer birer dağılıyorlardı. Öyle ki görevliler bir sonraki adım olan mezar taşı yapmaya ve bitki dikmeye başlamışlardı bile. Sona kalan aile bireyleri de orayı terk etmek üzere arabalarına bindiklerinde aile dostu olan biri gelip onu oturduğu yerden kaldırmaya ve destek için koluna girmeye çalışmıştı. O ise kalmak için direnmişti; bu direnişinde de sözcüklere küsmüştü. Nitekim ısrar etmek istemeyen aile dostu onu kendi halinde bırakıp uzaklaştığında; o sabahtan beri gülleri tutmadığı diğer eli arasında terlemiş olan, merhumun resmine bakmaya devam ederek mezarlıkta biraz yürümüştü. Etrafta kimseciklerin kalmadığını görünce de gözlüğünü çıkarıp rüzgarın sızlattığı göz yaşlarının boşalmasına izin vermişti.
Bu zor bir durumdu. Kimileri sevdiği insanı kaybettiğinde onunla geçirdiği güzel günleri gözlerinin önüne getirir, her gün yanında uyandığı birinin yarın sabah aynı yerde olmayacağına, bir daha o kişinin evin kapısından giremeyeceğine, o kişinin sesini artık duyamayacağına, birlikte geçirdiği ehemmiyetli zamanları bir daha yaşamayacağına ağlardı. İnsanların ortak noktası, yaşanmışlıklara ve bu yaşanmışlıkların üzerlerindeki tesirine ağlamaktı. Halbuki o, yaşadıklarından çok yaşayamadıklarına ağlayanlardandı; birlikte olamadıkları günlere, aylara, yıllara; evet, o yıllara ağlıyordu. 4525 gündür hep yarın diye ertelediği sözleri ancak dün yarım yamalak söyleşine ağlıyordu.
Bundan sonra olacakları tahmin etmek zor değildi. Ölüme gözleriyle şahit olmasa; ölümü inkar edecekti. Neden öldüğünü bilmese önce ona daha sonra ise tanrıya kızacaktı. Yaşanacak şey büyük bir yasın içine girmek olacaktı. Tıpkı şu an hissettiği gibi korkunç hissedecekti kendisini, hayata devam etmekte isteksizlik duyacaktı, uyumak imkansızlaşacaktı. Çünkü hem zihni onun görüntüleriyle dolacak ve ona rahat vermeyecekti hem de rüyasında, yıllar önce kurmaya çalıştığı düzenin nasıl yıkıldığını, girmeye çalıştığı yolun kaybolduğunu görmek istemeyecekti.
Sürekli saat 23.05'i hatırlıyordu. Şokun etkisiyle donuk bir suratla bakakaldığı cansız bedeni, sevdiği birinin hayattaki bu iğrenç döngüye katılmasını ve bunu engelleyememiş olmasını titreyen dudaklarla karşıladığı o anı...
Evrim