Aralık 11, 2017

tek başına

Dükkanın muhtemelen çok eski olduğu için tam olarak kapanmayan tahta kapısı, saçlarımı; karaya yanaşan gemi yavaşlığında ve yanık ses güzelliğinde hareket ettirip yüzümle buluştururken, bu tahta kapı bana Norveç anılarımı hatırlatıyordu. Önüne geçip dakikalarca kilidine baktığım eski bir saraya ait kapının zihnimde yarattığı kimsesiz hikâyeleri ve onlarca imgeyi belleğim seçmekte güçlük çekiyordu. Tam o kapının dile getirdiği hikayeleri unutma sürecine girecektim ki onu gördüm. Ve onun varlığı bana unuttuğum bütün hikayeleri yeniden hatırlattı, hatta dünyamda eskisinden daha güçlü bir şekilde yer edindi her bir detay. Onun varlığı bulunduğum bütün hikâyeleri okunur, kurguladığım bütün hikâyeleri yaşanılabilir kıldı. 

Yalnızca ülke ülke dolaştığım bu uçsuz bucaksız hayat yolculuğumda; o anlamlı, birçok insandan izler taşıyan kapılarda, bir ömür gözlerimde saklamak istediğim manzaralarda, Dersim’deki ilk gecemde bakıp ağladığım gökyüzünde değil, kendi ruhumda da hikayeler görürüm ben. Gördüklerimi kırmızı kapaklı defterim karşılar çoğu kez, bir tek o. Yazdıklarımı paylaşmam öyle kolay kolay. Çünkü benim kalemimden dökülen her bir kelime içerisinde yaşanmışlıkları, yaşanmamışlıkları ve acıyı barındırır; bir büyüyü. Ve benim arzu ettiğim şey bir başkasının yazdıklarımı okuyup içerisinde kendisine benzeyen yönlerini bulması, yahut yazdıklarımdan etkilenmesi değil; hatta bu en son istediğim şey. Çünkü bu yolculuk bana özel, bu hikayeler, bu kapılar, bu ruh bana özel. Eğer bir gün bir başkası okuyacaksa, büyüyü genişleten birinin okumasını isterim; bir sonraki hikâyemde bahsini edeceğim biri. Yahut hikâyeme kendi ruhunu, kendi yaratıcılığı katacak biri… Kelimelerimin özlerinde ne bulundurduğunu, ruhumun yıllarca içerisinden geçtiği karanlıkları ve yılların sonunda şekillenen benliğimin nasıl bu karanlıkları sona erdirdiğini, artık yolumun nasıl hep aydınlığa çıkabildiğini anlayabilecek biri. 

Büyünün olduğu her yerde tek başınaydım bugüne dek.

Onu gördüğümde de masamda kalemim, az sonra dolacağını bildiğim boş kağıtlarım ve kahvem duruyordu. Oturduğum koltukta birazdan Semerkand’a giderken yanımda götüreceğim kahverengi bavulum, bavulun içerisindeyse üç tane gömleğim ve Ömer Hayyam’ın rubaileri yer alıyordu.
Onu gördüm ve yazılarımı onunla paylaşacağıma üç dakika içerisinde karar verdim. Her hikayeme güzelliğini katacaktı, hissettim. En önemlisi: tek başınalığımı etkilemeyecek kadar özgürlük sunacaktı bana. Bir insanın ruhunu, düşüncelerini oluşturan her bir detayın her zaman canlı tutulmasını sağlamak, o insanı sahiplenme girişiminde bulunmadan, dünyada süregelen o sevgi anlayışının aksine o kişinin ve kendinin özgürlüğünü en önemlisi olarak görmek; o insanı kalıplara, değer yargılarına bağlı kalmadan sevebilmek ve tıpkı dükkandan içeri adım atıldığı gibi hızlıca girilen yürekten zamanı geldiğinde gitmeyi bilebilmek. Aşk buydu.

O, karşımdaki masaya oturduğunda bavulumdaki gömleklerin ve boş kağıtların ikimize de yeteceğini düşündüm. Eksik olan tek şey kalemdi, o kadar. Belki yeni kalem almaya dahi gerek kalmazdı. Onun cümleleri benim hikâyemde baş gösterirdi, belki büyüyü böyle devam ettirirdik. Her hikayemin üç cümlesi ona ait olacaktı, karar verdim. Tek başınaydım, o da tek başınaydı; birazdan Semerkand’a gidecektik.


Evrim

Aralık 08, 2017

mahsun

Gece... Etkisi altında olduğum soğuğa, bitmiş kahve fincanıma, bir şeyler okumamı neredeyse imkansız kılacak o loş ışığa; umutsuzluğuma rağmen kırk beş dakikadır kitap dükkanının içinde oturuyorum. Onun sevdiği kitapların neler olduğunu bildiğimi hayal ederek... Onu bildiğimi hayal ederek dikiyorum gözlerimi duvardaki Tabutta Rövaşata filminin, o ilk gördüğüm an izlemek için sabırsızlandığımı hatırladığım filmin, afişine. Afişi görmemle birlikte kendimi, sevdiği kadın için saçlarını ona çaktırmadan taramaya çalışan Mahsun gibi hissediyorum. 

O burada olsa belki ben de saçlarımı tararım, diyorum kendi kendime. 

O burada olsa dükkan, gözlerimin sayfalardaki kelimeleri algılayabileceği şekilde aydınlanır. 
O burada olsa yan masada tüm nostaljikliğiyle duran gramofona Yorgun Demokrat plağını yerleştirmek ve bir fincan daha kahve almak üzere ayağa kalkarım. 
O burada olsa umutsuzluk o kadar da kötü bir şey olmaz; umutsuzluğu sevebilirim. 
Kapıdan içeri adım attığı vakit bu dediklerimin hiçbirini yapamayacak kadar korkak olduğumu fark ettiğimdeyse müthiş bir eziklik içinde terk ediyorum dükkanı.


Evrim

Kasım 24, 2017

hiç

Seni arıyor gözlerim,
Hiç bulunmadığın bu odada.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç tanık olmadığın bu ruhta.

Seni arıyor gözlerim,
Hiç karşılaşmadığın yazıların her birinde.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç dinlemediğin, gramofonda eski bir alaturkanın çaldığı o eski şarkıda.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç gitmediğin en güzel şehirlerde.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç hissetmediğin yüzlerce duyguda.
Seni arıyor gözlerim,
Hiç yürümediğin sokaklarda.

Sen en çok hiç bulunmadığın yerlerde seviliyorsun,
Sen en çok hiç aklına getirmediğin ruhlarda özleniyorsun.

Seni arıyor gözlerim,
Hiçe dönüştüğün bu yürekte.


Evrim




şehir

Şehir,
Seninle paylaştığım bu şehir beni uyutmuyor.
Şehir,
Seninle paylaştığım bu şehir seni gördüğümde güzelleşecek,
Sana dokunabildiğimde seveceğim bu şehri,
Seni hissedebildiğimde ayrılmayacağım bu şehirden,
Senin sesin yankılandığında anlam kazanacak bu şehir,
Sen yanımda olduğunda anlayacağım bu şehri.
İstiyorum ki ev ol,
Bu şehri sevdiren bir ev.
Ev...



Evrim

Kasım 17, 2017

labirent

Bir labirent içerisinde dönüp dolaşıyordum, ne yaptığımın yahut neyi aradığımın bilincinde olmadan.

O daha önceden tanık olduğum bir görüntüydü. Yüzüne; izlemiş olduğum bir Zeki Demirkubuz filminin -muhtemelen Masumiyet- ilk yarısında, kahkaha atarak yürüdüğüm Freiburg sokaklarında, dostlarımla eski koltukların üzerinde gülümseyip hayaller kurarak sabahladığımız Dresden'de, Münih'te üç yıl önce oturup tüm şehri seyrettiğim tepede, Kapadokya'da şarap içerken oturduğum kayalıklarda; hayatımın en güzel dakikalarını yaşadığım Dersim'de Munzur'a bakarken ve Grup Yorum türküleri eşliğinde dağları seyre dalmışken tanık olmuştum. Ancak ruhu, hiçbir mekânda ve zamanda tanık olunamayacak kadar gerçekti. Kütüphanede oturup sabaha kadar okuduğum en güzel kitabın Florentino Ariza'sında, Demir Ökçe ile tanıştığımdan beridir okumayı arzu ettiğim Martin Eden'de, yazmış olduğum hiçbir şiirde tanık olmamıştım ruhuna.

Gerçekti. Her şeyi özetleyen bu kelime; içerisinde benliğimi, varoluşumu, yeniden doğuşumu barındırıyor.

Gecenin sonunda hâlâ labirentten çıkabilmiş değildim ancak labirentte tek başıma da değildim bundan böyle; ki bu, hayatımın sonuna kadar labirentte kalmaya değerdi.

O an saat beşti ve ben ona ikinci kez aşık oluyordum.



Evrim


Kasım 14, 2017

ankara'da

Kırmızı kapaklı defterim ilk kez açılmıyordu. Halbuki onu kimselerin ulaşamayacağı dolabımdan bir şeyler yazabilme umuduyla çıkarırken bu sefer olacak diye tekrarlamıştım içimden; haftalar sonra yazabileceğim. 

Parmaklarım ilk kez kalem tutamıyordu. Halbuki ne kadar fuzuli bir ruh halinde olursam olayım elime kalemi aldığım an her şeyin sükunete kavuştuğu tek zamandı. 

Şiirlerim ilk kez bütünlük ve doğallıktan uzaktı. Halbuki yaşadığımı bana hissettiren tek şey şiirlerimin samimiyetle uyumuydu.

Ben ilk kez aşık oluyordum. Hesapta olmayan işlerin en büyüğüydü bu. Pek sevdiğim yazar Peyami Safa o an aklıma geldiğinde defterimin kapağını açmama ramak kalmıştı, en nihayetinde yapamamıştım. Tesiri altında kaldığım her duyguyu edebiyata; sanata dönüştürebilen biri olarak, Ankara'da bir kasım akşamında aşık olduğumdan beridir kelimelere küsmüş bir şairin huzursuzluğunda ancak sevginin ışığında aydınlanan bir insan olarak içiyordum kahvemi. Arka fona bir Erdoğan Emir parçası koyduğumda aslında küsen varlığın ben değil kelimeler olduğunu fark etmiştim. 


Kırmızı kapaklı defterim ilk kez anlamını yitiriyordu. Parmaklarım ilk kez şiirlerimin mısralarında dolaşmaya gönülsüzdü. Mutluydum, ben ilk kez aşık oluyordum.




Evrim

Kasım 02, 2017

mavi yelek değil fakat mor düğme

Ütülenmemiş mavi gömleğinin kollarını huzursuzca çekiştirirken yüzünde kasılı duran keskin elmacık kemikleri beni, onunla tanıştığım o hüzünlü bahar akşamına, dışarıyı seyrederken onu gördüğüm terk edilmiş pencere kenarına; kirpiklerimi hareket ettiren rüzgara geri götürmüştü. Beni hayatımda en mesut olduğum ana, birey olabildiğim ana götürmüştü aslında. Zihnimin başka meselelere yönelmesini güç kılan yoğun gözlerine ise üç yılın yorgunluğu yerleşmişti. Üzerinde bir hayli zoraki duran bu gömleğin niçin ütülenmediğini, üstelik gömleğin kopmuş olan bir düğmesinin nerede olduğunu bilmek istedim; ya da niçin sol kolunun altına Bir Tereddüdün Romanı'nı sıkıştırdığını anlamak. O an, bizi anlamak istedim. Kelimelerin bir araya gelip bütünleştiremediği, yazdığım şiirlerin katiyen yakışmadığı ve sevgimizin çirkinleştirdiği bizi anlamak istedim.


Üzüntüsüne ve kopan düğmesine rağmen nazik davrandığı tek şeyin elinde duran fotoğrafım olduğunu fark ettiğim o an sevgim beni aşabilecek güce erişmişti. Gömleğinin düğmeleriyle aynı renge evrilmiş göz altları iyice çukura inmiş olan bu adam etrafındaki hiçbir sesi duymuyordu. Uzun aralıklarla nefes alıp verirken bir an olsun kıpırdatmadığı o gergin dudakları, bir zamanlar birbirine kenetlenmiş yüreklerimizin aksine durgun ve hüzünlüydü.


Sanki ona baktığımı hissetmiş gibi kıpırdandı ve parmaklarıyla mor düğmelerine usulca dokunmaya başladı. Eksik olan son düğmenin benim kitabımın, Kolera Günlerinde Aşk'ın, arasında kaldığını ikimiz de fark ettiğimizde o, daha fazla ayakta duracak çabayı cılız bedeninde bulamadı ve vücudu yere temas etti.


Üzerinde tüm duyguların, üç yılın ve benim bulunduğum gözlerinin kepengini indirdiğinde bir süre hareketsiz kaldı. Beni bir daha asla hissedemeyeceğini anladığında gülümsedi.



Evrim

Ekim 13, 2017

son diyalog

Bugün her şeyin başladığı yerde son günüm. Sevgimin ve kendimin başladığı o yerde. Muhtemelen hatırlamıyorsun ama aylardan şubattı, ben güçsüzdüm. Benim üzerinde yaptığım hiçbir şeyden emin olamamanın verdiği bir sahte benlik kaygısı vardı; kendime inanmıyordum. İnandığımı söylesem bile bu ayakta durmaya çalışmamdan kaynaklanıyordu. Kaleme aldığım hiçbir şey beni tatmin etmiyordu, kaygılıydım. Yeterince mutlu değildim tanıştığımızda. Özellikle bir gece içerisinde bulunduğum ruh halini ve o ruh halinin üzerimdeki tesirlerini hiç unutmuyorum. Düzelebileceğimi zannetmiyordum, yıllar geçtiğinde olmak istediğim kişi olacağımı; kendim olmaktan büyük gurur duyacağımı, kendimi seveceğimi bilmiyordum o gece. Sen de bunun nedenlerinden biriymişsin, şimdilerde aklıma geliyor bu gerçek. Ben seni hep mükemmel biri olarak görürken, senin beni kurtardığı düşünürken aslında sen de o çirkinliklerden biriymişsin hayatımdaki. Ve beni, ben kurtarmışım yıllar boyunca. Senin beni mutlu ettiğini düşünürken ve buna şiddetle inanırken meğer benmişim kendimi mutlu eden. Senin beni sevdiğini düşünürken ve bu gerçekle hayatımı sürdürmeye çalışırken meğer benmişim kendimi seven, kendime saygı duyan. Senin güzel olduğunu düşünürken meğer ben güzelmişim. Şu an, tam şu an çirkin geliyorsun bana. Hep şiirlerime konu olan o ruhun da çirkin, belki de hiçbir zaman güzel olmadı. Belki şiirlerim zihnimin onları yanıltmasıyla büyüdü çığ gibi. Yıllar önce seni haketmediğimi düşünen ben şimdilerde senin beni, daha da önemlisi şiirlerimi haketmediğini biliyor ve bununla; gerçek senle yüzleşiyorum. En çok da kendimle yüzleşiyorum. Geçmişimle, hayallerimle, yaşadığım bir sürü şeyle yüzleşiyorum seni düşünürken. Bunu garipsiyorum ama her düşüncemde daha da silikleşiyorsun. Öyle yok oluyorsun ki daha önce yüreğimde yer aldığın her şeyden, sanki hiç var olmamış gibisin; sanki hiç yazılmamış gibisin. Sevilmemiş gibisin hiç. Saçlarımın seni sevdiğini sana yazarken, seni sevmeyeceğim bir günün geleceğini, hem de kısa bir zamanda bunun gerçekleşeceğini yazmıştım; o gün geldi. Birçok kez kendimi; yazılarımı hiçbir zaman okuyamayacağın, bendeki seni hiçbir zaman göremeyeceğin, senin için yazılmış şiirleri seslendiremeyeceğin kaygılarıyla yoruyorken buluyordum. Şimdiyse içimde olan tek şey buruk bir mutluluk. Bu yazıyı dikkatli oku. Son kez oku bu kadının kaleminden çıkanları, son kez oku bu kadının senin için yazdığı son yazıyı. Son kez hisset sevildiğini, son kez farkında ol hikayelerimde yer aldığını. Son kez senin için yazılmış yüzlerce yazı ısıtsın yüreğini. Son kez... Çünkü yarın, yazıların sahibi o kadın seni sevmeyecek. Çünkü yarın, her şeyin başladığı o yerden geriye bir tek ben kalacağım. 


Evrim



Ekim 10, 2017

bir sayfa

Gözlerim kapalıydı. Karanfil kokusunun uzanmış olduğum koltukta derinden hissedildiği bir ekim günü, duyulması gereken ne varsa duyuyordum; daktilonun tuşlarının çıkardığı o nostaljik sesi, yere ritmik olarak ayakkabılarını temas ettiren birini, tuşların sesinin kesildiği anda şarap içmeye yeltenen o kişinin kuru dudaklarının soğuk şarap kadehiyle buluşmasını ve daha sonra yazısına geri dönebilmek için şarabı aceleyle yutkunmasını; çok da uzağımda olmadığına kanaat getirdiğim gramofondan yayılan JP Cooper'ın Satellite şarkısını ve o şarkının sadece nakaratına eşlik eden bir adamın sesini duyuyordum. Görülmesi gereken ne varsa görüyordum; sabah saatlerinde olduğumuzu bilmeme rağmen bir an odada gece vaktinin geldiğini hissettiren panjurların beyaz rengini; duvara asılmış tabloları ve koltuğumun önünde duran masanın üzerine dağılmış, altmış beşinci sayfadan itibaren sayfaları eksik olan kitapları, hiç durmadan yazı yazan adamın kahverengi ayakkabılarını ve adamın üzerindeki bana ait olduğunu fark ettiğim ceketi görüyordum. Hissedilmesi gereken her ne varsa onu, sadece bir şeyi hissediyordum. O adamı uzun zamandır tanıdığımı; duyduğum, gördüğüm her bir nesnede onun yer aldığını ve şu an birlikte olmamızın gecikmiş bir yazgıdan ibaret olduğunu hissediyordum. Onu ve yazdıklarını hissediyordum. İçtiği şarabın dudaklarına verdiği rengi ve tadı, yazdığı kitapları neden altmış beşinci sayfada bıraktığını, neden bu şarkıyı dinlediğini ve neden panjurları açmadığını hissediyordum.


Gözleri kapalıydı. İzmarit kokusunun oturmuş olduğu sandalyede derinden hissedildiği bir ekim günü, ona bakarken onun neyi duyduğunu, neyi gördüğünü ve neyi hissettiğini bilme arzusu içimi sarmıştı. Öylesine odaklanmıştı ki kelimelere, sanki gözlerini açsa eskisi gibi yazamayacaktı. Onun yüzünü, mahrem bir şeymiş gibi inceliyorken hayatımın geri kalanını o şekilde geçirebilmeyi diledim. Yıllar sonra onu bir daha gözleri kapalı şekilde izlememe izin vermeyeceğini sanki o an önceden sezmiş gibi dakikalarca ona kitledim gözlerimi. Onu bana çeken büyünün tam olarak ne olduğunu çözümlemeye çalışırken, karşımda gözleri kapalı bir şekilde yazı yazan bu adamın mükemmel olduğu gerçeğiyle sarsıldım. Onun kimseleri içerisine almadığı zihnini, bir sır gibi sakladığı göz yaşlarını, hayatta bir şeye; yazıya tutkuyla bağlanmasını, şarabı içtikten sonra gülümsemesini, anlamlarını sadece kendisiyle paylaştığı vücudundaki izlerini ve henüz göremediğim gözlerini karşılayabilecek tek kelime mükemmeldi kuşkusuz.


Gözlerini açtı. Durmaksızın okuduğum kitabın son sayfasına geldiğimde hissettiğim gerginlik, yolda yürürken ansızın içerisine adım attığım restoranda son cümlesine denk geldiğimi fark ettiğim o güzel şarkıyı dinlediğimde hissettiğim telaş; üzerimdeydi o an. Ancak tüm o aklımdan geçenler, sonunda görebildiğim gözleri kadar hızlanmamıştı yüreğimi.


"Kaçıncı sayfadasın?"


Daktilosunu biraz öteye itişine ve masaya kollarını koyuşuna; bitirmediği şarabını bana uzattıktan sonra gramofona yeni bir plak yerleştirdiğine tanık oldum, daha sonra kapıya yönelirken sorumu, dudaklarına hüznü yerleştirerek:


"Altmış dördüncü sayfadayım." diye cevaplayışına tanık oldum.


Gitmek istemiyordum. Geriye kalan bir sayfanın hiçbir zaman tamamlanmamasını istediğimi o an anladım.



Evrim


Ekim 01, 2017

23.05

Herkes siyah giyinmiş ve o da dahil olmak üzere bazıları bulutlu havaya rağmen üzüntülerini dışa vuran gözlerini saklamak üzere güneş gözlüklerini takmışlardı. Çok kalabalık olmayan bu toplulukta herkesin elinde birer gül vardı ve cenaze töreninin yapıldığı kilise ile mezar da çiçeklerle süslenmişti. Öncelikle kilise mekanının içinde yirmi beş dakika kadar süren; rahibin, merhumun hayatını kısaca anlattığı, birkaç ilahi ve duayla bitirdiği bir konuşma gerçekleşmişti. 


Törenden sonra tabut, özel kıyafetli görevliler tarafından taşınmaya başlandığında diğerleri onları kilisenin bahçesindeki mezarlığa kadar takip etmişti. Mezar, toprak görülmeyecek şekilde çimle kapatılmıştı. Üzerinde çiçeklerin olduğu tabut indirildiğinde rahip son dualarını sükûnetle okumuştu. Aile üyelerinin tek tek mezarın önüne yürüyüp merhuma hoşçakal dedikleri bölümse epey uzun sürmüştü; bunun bilakis nedeni annenin acı dolu bağırışlarına engel olamaması ve sakinleşememesiydi. 

Sıra ona geldiğinde sanki harfler boğazına tıkılı kalmış gibiydi. Hoşçakal diyememişti, mezardan çıkarılıp bir kaseye konmuş olan topraktan bir avuç almış ve elindeki gül yapraklarıyla beraber dakikalarca orada öylece durmuştu. Rahip ayrıldıktan sonra insanlar, merhumun yakınlarına ve aile üyelerine teker teker baş sağlığı temennilerini sunuyorlardı. O ise taziyeleri kabul ederken ayakta durmakta güçlük çekmiş ve oradan uzaklaşıp mezarın yanı başına oturmaya karar vermişti.


Dakikalar geçerken, insanlar birer birer dağılıyorlardı. Öyle ki görevliler bir sonraki adım olan mezar taşı yapmaya ve bitki dikmeye başlamışlardı bile. Sona kalan aile bireyleri de orayı terk etmek üzere arabalarına bindiklerinde aile dostu olan biri gelip onu oturduğu yerden kaldırmaya ve destek için koluna girmeye çalışmıştı. O ise kalmak için direnmişti; bu direnişinde de sözcüklere küsmüştü. Nitekim ısrar etmek istemeyen aile dostu onu kendi halinde bırakıp uzaklaştığında; o sabahtan beri gülleri tutmadığı diğer eli arasında terlemiş olan, merhumun resmine bakmaya devam ederek mezarlıkta biraz yürümüştü. Etrafta kimseciklerin kalmadığını görünce de gözlüğünü çıkarıp rüzgarın sızlattığı göz yaşlarının boşalmasına izin vermişti.

Bu zor bir durumdu. Kimileri sevdiği insanı kaybettiğinde onunla geçirdiği güzel günleri gözlerinin önüne getirir, her gün yanında uyandığı birinin yarın sabah aynı yerde olmayacağına, bir daha o kişinin evin kapısından giremeyeceğine, o kişinin sesini artık duyamayacağına, birlikte geçirdiği ehemmiyetli zamanları bir daha yaşamayacağına ağlardı. İnsanların ortak noktası, yaşanmışlıklara ve bu yaşanmışlıkların üzerlerindeki tesirine ağlamaktı. Halbuki o, yaşadıklarından çok yaşayamadıklarına ağlayanlardandı; birlikte olamadıkları günlere, aylara, yıllara; evet, o yıllara ağlıyordu. 4525 gündür hep yarın diye ertelediği sözleri ancak dün yarım yamalak söyleşine ağlıyordu.


Bundan sonra olacakları tahmin etmek zor değildi. Ölüme gözleriyle şahit olmasa; ölümü inkar edecekti. Neden öldüğünü bilmese önce ona daha sonra ise tanrıya kızacaktı. Yaşanacak şey büyük bir yasın içine girmek olacaktı. Tıpkı şu an hissettiği gibi korkunç hissedecekti kendisini, hayata devam etmekte isteksizlik duyacaktı, uyumak imkansızlaşacaktı. Çünkü hem zihni onun görüntüleriyle dolacak ve ona rahat vermeyecekti hem de rüyasında, yıllar önce kurmaya çalıştığı düzenin nasıl yıkıldığını, girmeye çalıştığı yolun kaybolduğunu görmek istemeyecekti.


Sürekli saat 23.05'i hatırlıyordu. Şokun etkisiyle donuk bir suratla bakakaldığı cansız bedeni, sevdiği birinin hayattaki bu iğrenç döngüye katılmasını ve bunu engelleyememiş olmasını titreyen dudaklarla karşıladığı o anı...



Evrim



Eylül 27, 2017

mektup

Sevgili,


Seninleyken bir başkası oluyorum, seninleyken kendim oluyorum. Sen beni kendimden en çok uzaklaştıran ve kendime en çok yaklaştıran insansın. Öyle ki, seni düşündüğüm vakit en özgürlükçü kimliğime bürünüyorum: en mutlu kimliğime. Sen, hiçbir insana açmadığım iç dünyamı, hayallerimi, şiirlerimi; kısacası beni değerli kılıyorsun. Bugüne dek kendimle ve dünyayla savaştığım her ne varsa, her ne duygu barınmışsa yüreğimde, her ne heyecanlandırmışsa beni; hepsini, her şeyi güzelleştiren sensin. Bir tek sen güzelleştiriyorsun beni. Seninle tanıştığımız ilk geceden itibaren senin benim için özel biri olacağını hissetmiştim. O an hissettiklerimi çok net hatırlıyorum ben, seninle konuştuğumuz her ayrıntı hafızamda; silinmiyorlar bir türlü. Misal ilk defa biriyle aynı şehirde olduğumuz gerçeği beni bu konu üzerinde şiir yazmaya götürecek kadar sarsmıştı. Seninle konuştuğum her dakika benim için özeldi, çok. Bunu seninle paylaşmadım, seninle bu üç yıl zarfında paylaşmadığım o kadar çok şey oldu ki. Ne hissettiğimi paylaşmadım seninle, istedim ancak yapamadım. Beceremedim yüreğimde anlamlandıramadığım kadar özel konumda olan seni; bendeki seni, seninle paylaşmayı. Sen, benim kendimi tam anlamıyla tanımamı sağladın. Benim, bir insana aşık olmamı sağladın. Burada açıklayamayacağım birçok nedenden ötürü, senden ötürü; en büyük arzularımdan biri, seninle olabilmek. Sonsuza kadar değil belki, belki sadece bir gün bile yeterli olabilir bunun için. En azından bir gün. Senin, ruhunu daha da iyi tanıyabileceğim bir gün. Evet, henüz tam anlamıyla tanımıyorum seni, ama buna rağmen tanıdığım kadarını o kadar çok seviyorum ki. Senden sonra da ruhunu seveceğim insanlar olacak elbet; ama sen ilksin. Seninle bir gün geçirebilirsem anlatacağım. Sana, seni ne kadar sevdiğimi anlatacağım. Senin yüzüne bakacağımı, seni karşımda göreceğimi düşündüğüm anda bile heyecanlanıyorum. Seninle; büyüsü kaçmasın diye yılda sadece bir kez, eylül ayında dinlediğim en sevdiğim şarkıyı dinlemek istiyorum, sana; kimselerin daha önce okumadığı yazılarımı göstermek istiyorum. 


Sana, seni yazdığım yazıları okutmak istiyorum. Ve şiirleri. Yüzlerce şiiri... Ben sana yüreğimi, dünyamı açmak istiyorum. Ve inan bana, daha önce hiç kimseye bu denli açmak istememiştim kendimi. Bir de, aynı masaya geçip hayatta en sevdiğimiz şeyi yapalım, yazı yazalım istiyorum: aynı insanları, farklı konuları.


Bunları bilmiyorsun. Belki hiçbir zaman bilemeyeceksin. Belki de hayatta sık sık yaptığım gibi, geleceği düşünmeden tamamen kendi kalbimi dinleyerek alacağım bir karar sonucunda öğreneceksin. Eğer bir gün seninle bu yazıyı paylaşmaya karar verirsem, bil ki seni unutuyorum. Eğer bunları okuyabiliyorsan, bil ki sana dair her şeyden vazgeçiyorum. Çünkü seni çok severken, yani şu an seninle bu yazıyı paylaşamayacak kadar özelimde yaşıyorum duygularımı.


Seni her zaman seveceğim.



Evrim

Eylül 18, 2017

defter

"Onu ilk gördüğüm an önceki gece yağan yağmurun toprak kokusuna karışıp, huzur veren iğde ağacına eşlik etmesini anımsar olmuştum, en az iğdenin hissettirebildiği kadar o da, naif duyguların kafamı bulandırmasına neden olmuştu. Gülümsemişti ve o kısılan gözlerinin çevresinde oluşan kırışıklıklara tebessümle yayılan dudakları eklendiğinde gördüğüm şey o günkü sabahımı, daha sonra ise tüm geleceğimi renklendirmeye yetmişti.

Bana yazı yazdığını söyledi. O gün onunla ilgili başka hiçbir şey öğrenemedim. Hayatında tek yapabildiği şeyin yazmak olduğu vurgulamıştı sadece. Cebine sıkıştırdığı kağıdı çıkarıp yumuşak ses tonuyla usulca yeni yazdığı şiirinin dizelerini bana okurken ona sadece hayran kalmakla yetinmemiş, özenmiştim de aynı zamanda.

Aşık oldum."

Defteri bırakıp pencereye doğru ilerledim ve camı açtım. Ne tesadüf, yağmur yağıyordu.

Gözlerimi kapadığım an, bana onu hatırlatan iğde ağacının kokusunu yeniden hissedebilmeyi diledim.


Evrim



Eylül 17, 2017

gül

Onun gitmesinden bir gün önceydi.


Günlerden perşembeydi. Geçmiş yetmiş iki saat içerisindeki iletişimsizliğimizi getirdiği güller sayesinde bozmuştuk. Gülleri vazoya koyup camın önüne gelişi güzel yerleştirdiğimde gülümseyerek bana bakmış ve gülün yapraklarını toplamam gerektiğini söylemişti; benim keyfim onun ne kadar yerinde değildi. Çünkü o an güllerden önce düşünmem gereken pek çok şey vardı ve o bana bu konuda hiç yardımcı olmuyordu. Getirdiği gülleri, aramızdaki kopuklukları onarmak adına atmış olduğu bir adım olarak algılamamıştım ancak yine de karmaşık duygularım yüzünden heyecanlıydım, daha doğrusu gergindim. Oysa o her zamanki sakinliğini koruyordu, benim istediğimse soğukkanlılığını üzerinden atmasıydı. Saatler süren ameliyatın ardından çevresindeki sesleri duyabilen ancak verilen narkozun etkisiyle tepki veremeyen birini andırıyordu; görüyordu, duyuyordu ve buna rağmen kılını kıpırdatmıyordu.

Karşısında oturmuş onu dikkatlice süzüyordum, ışıkların tamamını açmamıştım, başımı sağa doğru çevirsem pencereden gökyüzüne bakıp o manzara karşısında stresimi üzerimden atabilirdim ancak sanki onunla geçireceğim son gece olduğunu hissetmiş gibi gözlerimi onun güzelliğine kilitlemiştim.


Ne yaşanırsa yaşansın değişmeyen tek şey onun güzelliği olacaktı şüphesiz. Ona ne zaman onun bu dünya için fazla mükemmel olduğunu söylesem hayır anlamında birkaç mırıldanma duyuyor ve hafif utangaçlık seziyordum, elbette benim kaçık olduğumu düşündüğünü biliyordum; ama benim inancım bu yöndeydi. Ben ona inanıyordum ve belki de bu yüzden aklımı yitirmiştim. Önce gözlerine baktım, geçirdiğimiz iki yıl içerisinde bir an dahi olsa aklımdan çıkmayan o gözleri ertesi günden itibaren acıyla hatırlayacağımı bilemeden; daha sonra dudaklarına baktım. Hayatımda hissedebileceğim en güzel duyguları bana bahşeden, değdiği her yerde yılların getirmiş olduğu izleri silebilen, yaraları onarabilen dudaklarına. Ve gözlerimden yaş gelmişti, ben bunu geleceği hissetmek olarak yorumluyorum. İlerleyen zamanlarda neden ona sarılmak yerine sadece durup izlediğimi sorgulatacak olan düşünceleri öngörmek ve pişmanlıkları hissetmekti benimkisi.


Bir şeyler söyleyeceğini hissettiğim an heyecanlandım, çünkü o üç gündür gül meselesi dışında benimle konuşmamıştı, her bir kelimesini özenle seçtiği ve ruhundakilerini ustaca o sıcak sesiyle dışa vurduğu dudaklarından çıkacak her şeyi heyecanla bekliyordum.


"Bugün son," deyip durdu. Gözlerimi kısa bir süreliğine sıktım ve devam etmesine fırsat vermemek için titreyen sesimle böldüm. "Senin için bir şeyler yazdım. Okuyabilir miyim?"


Onu bölüşümden sonra kapattığı dudaklarını hafifçe araladı, iç çekti. "Sen hiçbir şey yazamıyorsun."


 Bunu beklemiyordum. Bana kızgın olduğunun farkındaydım, tıpkı buraya bu gece veda etmek için geldiğinin farkında olduğum gibi. Şunun da farkındaydım: o, güllerin sadece ölüm döşeğindeki hastalara götürülmek için uygun olduğunu söylerdi. Aşk ve gülü bağdaştıramayan biriydi o, bugün de bana gül getirerek ne kadar vahim ve acınası bir durumda olduğumu vurgulamıştı; ben onun için asla düzelemeyecek bir hastadan farksızdım. İşte bu yüzden o gider gitmez getirdiği gülleri çöpe atmıştım.

 Onunla birkaç kez kavga etmiştik, ama hiçbir şeyin bana yazamadığımı söylemesi kadar acı vermemiş olduğunu düşünmüştüm ki devam etti. "Ve hiçbir şeyi sevemiyorsun, beni de. İçinde sevgiye dair bir şey yok, bunca zaman senin sevgi sözcüğüyle kendini kandırmana müsade etsem de ben buna asla kanmadım."


Onu o an evden kovmak istedim, ve az kalsın yapıyordum da. Hızlıca sandalyemden ayağa kalkmamla üzerime ağırlık gibi çöken üzüntü ve sinirle yerime geri oturmam bir oldu. O an hayatımda bağlı olduğum tek insanın sevgime inanmaması ya da onun uğruna yazdığım ve içerisine her şeyi kattığım şiirlerimi, yazamadığımı söyleyerek yok etmesi; korkunçtu. Yine de kovamadım onu, yine de bekledim. Dedim ya, beraber geçirdiğimiz son gece olduğunu anlamıştım.


Masada duran eline uzandım.


Cevabını almak istediğim en önemli soruyu sordum:


"Sen beni sevdin mi?"



Evrim

Eylül 16, 2017

duvar

Duyduğum tek şey saatin akrebinin ilerleme sesiydi. Ancak buna rağmen, kulaklarım çınlıyordu; sessizlikten ve kendimden ötürü.

Karşımdaki boş duvara kilitlemiştim gözlerimi. Nereden geldiğine anlam veremediğim o sıkıntı henüz beni terk etmemişti. Özellikle sabah saat sekizi üç geçerken daha da şiddetleniyordu huzursuzluğum. Gözlerimi, zihnimdekilerin o mavi, boyası hafif dökülmüş eski duvara belli belirsiz yansımasını hayal ederek kapadım. Zihnim öylesine karmaşıktı ki yelkovan hareket etmeden yansıyacak görüntüyü seçmek oldukça zordu. Seçtim, yine onu seçtim. Gözlerimi açmak istemiyordum çünkü yansımalar yok oluyordu açar açmaz. Ağlamaya başladım. Onu düşünmek, kafamda canlandırmak, aklıma sürekli getirmek kadar sarsmıyordu bu hayatta hiçbir şey beni. O an, açar açmaz duvarda kitleneceğini bildiğim gözlerime sürpriz yapmak istercesine odak noktama kahverengi gömleğimi yerleştirmiştim; gömleğimin düğmelerine dokunurken hayatımın en zorlu sürecinden geçtiğimi kendime hatırlatıyordum. Olmuyordu, içerisinde bulunduğum duyguları derinden yaşamak konusunda ne kadar başarılıysam; hayata dair umutlar yaratmak konusunda da o kadar başarısızdım. Başa dönmüştüm. Çocuk gibi ellerimle gözlerimi kapamıştım, açarsam onu görmeye cesaretim yoktu. Üstelik bugün tipime çeki düzen vermeyi de ihmal etmiştim. Ağlamayı kestiğimde gözümü açmamaya gayret ederek komidindeki saati elimle yokladım. Tahta terliklerimi sırf o, çıkan sesten rahatsız olsun diye yere sürterek odadan çıktım. Duvardan uzaklaştığıma göre gözlerimi açmamda bir mahsur yoktu. Açtığımda annemi gördüm, televizyonun karşısındaki tekli koltuğa oturmuş elindeki kitaba bakıyordu. Suratı asıktı: belki de Andre Gide okumasından kaynaklanıyordu. "Anne," dediğimde kafasını kaldırdı. Bana baktıktan iki saniye sonra dudaklarından büyük bir çığlık koptu, elindeki kitabı fırlattığında hemen ayağı kalkıp beni tüm gücüyle sarstı. Bana sarıldığında omzumun onun gözyaşlarıyla ıslandığını hissettim. Anlam veremedim. Geri çekildim. "Saçlarım nasıl görünüyor?" dediğimde gözlerini kıstı. "Margise.." deyip tekrar sarıldı. "Evet?" dedim.

Sesi titreyerek sordu, "Neler olduğunu hatırlıyor musun?"

Son zamanlardan hatırladığım tek şey saat sesi ve duvardı. Bir de o. Annemin yüz ifadesinden yola çıkarak içinden geçenleri anlamak bir hayli zordu, tebessüm etmişti. "Hayır." dediğimde gözlerini birkaç saniyeliğine benden kaçırdı. Bana sorduğu sorunun cevabını almak isterken beklettiği gözyaşları yeniden belirmişti.

"Margise, sen tam üç yıl odandan çıkmadın."


Evrim