Aralık 11, 2017

tek başına

Dükkanın muhtemelen çok eski olduğu için tam olarak kapanmayan tahta kapısı, saçlarımı; karaya yanaşan gemi yavaşlığında ve yanık ses güzelliğinde hareket ettirip yüzümle buluştururken, bu tahta kapı bana Norveç anılarımı hatırlatıyordu. Önüne geçip dakikalarca kilidine baktığım eski bir saraya ait kapının zihnimde yarattığı kimsesiz hikâyeleri ve onlarca imgeyi belleğim seçmekte güçlük çekiyordu. Tam o kapının dile getirdiği hikayeleri unutma sürecine girecektim ki onu gördüm. Ve onun varlığı bana unuttuğum bütün hikayeleri yeniden hatırlattı, hatta dünyamda eskisinden daha güçlü bir şekilde yer edindi her bir detay. Onun varlığı bulunduğum bütün hikâyeleri okunur, kurguladığım bütün hikâyeleri yaşanılabilir kıldı. 

Yalnızca ülke ülke dolaştığım bu uçsuz bucaksız hayat yolculuğumda; o anlamlı, birçok insandan izler taşıyan kapılarda, bir ömür gözlerimde saklamak istediğim manzaralarda, Dersim’deki ilk gecemde bakıp ağladığım gökyüzünde değil, kendi ruhumda da hikayeler görürüm ben. Gördüklerimi kırmızı kapaklı defterim karşılar çoğu kez, bir tek o. Yazdıklarımı paylaşmam öyle kolay kolay. Çünkü benim kalemimden dökülen her bir kelime içerisinde yaşanmışlıkları, yaşanmamışlıkları ve acıyı barındırır; bir büyüyü. Ve benim arzu ettiğim şey bir başkasının yazdıklarımı okuyup içerisinde kendisine benzeyen yönlerini bulması, yahut yazdıklarımdan etkilenmesi değil; hatta bu en son istediğim şey. Çünkü bu yolculuk bana özel, bu hikayeler, bu kapılar, bu ruh bana özel. Eğer bir gün bir başkası okuyacaksa, büyüyü genişleten birinin okumasını isterim; bir sonraki hikâyemde bahsini edeceğim biri. Yahut hikâyeme kendi ruhunu, kendi yaratıcılığı katacak biri… Kelimelerimin özlerinde ne bulundurduğunu, ruhumun yıllarca içerisinden geçtiği karanlıkları ve yılların sonunda şekillenen benliğimin nasıl bu karanlıkları sona erdirdiğini, artık yolumun nasıl hep aydınlığa çıkabildiğini anlayabilecek biri. 

Büyünün olduğu her yerde tek başınaydım bugüne dek.

Onu gördüğümde de masamda kalemim, az sonra dolacağını bildiğim boş kağıtlarım ve kahvem duruyordu. Oturduğum koltukta birazdan Semerkand’a giderken yanımda götüreceğim kahverengi bavulum, bavulun içerisindeyse üç tane gömleğim ve Ömer Hayyam’ın rubaileri yer alıyordu.
Onu gördüm ve yazılarımı onunla paylaşacağıma üç dakika içerisinde karar verdim. Her hikayeme güzelliğini katacaktı, hissettim. En önemlisi: tek başınalığımı etkilemeyecek kadar özgürlük sunacaktı bana. Bir insanın ruhunu, düşüncelerini oluşturan her bir detayın her zaman canlı tutulmasını sağlamak, o insanı sahiplenme girişiminde bulunmadan, dünyada süregelen o sevgi anlayışının aksine o kişinin ve kendinin özgürlüğünü en önemlisi olarak görmek; o insanı kalıplara, değer yargılarına bağlı kalmadan sevebilmek ve tıpkı dükkandan içeri adım atıldığı gibi hızlıca girilen yürekten zamanı geldiğinde gitmeyi bilebilmek. Aşk buydu.

O, karşımdaki masaya oturduğunda bavulumdaki gömleklerin ve boş kağıtların ikimize de yeteceğini düşündüm. Eksik olan tek şey kalemdi, o kadar. Belki yeni kalem almaya dahi gerek kalmazdı. Onun cümleleri benim hikâyemde baş gösterirdi, belki büyüyü böyle devam ettirirdik. Her hikayemin üç cümlesi ona ait olacaktı, karar verdim. Tek başınaydım, o da tek başınaydı; birazdan Semerkand’a gidecektik.


Evrim