Dükkanın muhtemelen çok eski
olduğu için tam olarak kapanmayan tahta kapısı, saçlarımı; karaya yanaşan gemi
yavaşlığında ve yanık ses güzelliğinde hareket ettirip yüzümle buluştururken,
bu tahta kapı bana Norveç anılarımı hatırlatıyordu. Önüne geçip dakikalarca
kilidine baktığım eski bir saraya ait kapının zihnimde yarattığı kimsesiz
hikâyeleri ve onlarca imgeyi belleğim seçmekte güçlük çekiyordu. Tam o kapının
dile getirdiği hikayeleri unutma sürecine girecektim ki onu gördüm. Ve onun varlığı bana unuttuğum
bütün hikayeleri yeniden hatırlattı, hatta dünyamda eskisinden daha güçlü
bir şekilde yer edindi her bir detay. Onun varlığı bulunduğum bütün
hikâyeleri okunur, kurguladığım bütün hikâyeleri yaşanılabilir kıldı.
Yalnızca ülke ülke dolaştığım bu uçsuz bucaksız hayat yolculuğumda; o anlamlı,
birçok insandan izler taşıyan kapılarda, bir ömür gözlerimde saklamak istediğim
manzaralarda, Dersim’deki ilk gecemde bakıp ağladığım gökyüzünde değil, kendi ruhumda da hikayeler görürüm ben. Gördüklerimi
kırmızı kapaklı defterim karşılar çoğu kez, bir tek o. Yazdıklarımı paylaşmam öyle kolay kolay. Çünkü benim kalemimden dökülen her bir kelime
içerisinde yaşanmışlıkları, yaşanmamışlıkları ve acıyı barındırır; bir
büyüyü. Ve benim arzu ettiğim şey bir başkasının yazdıklarımı
okuyup içerisinde kendisine benzeyen yönlerini bulması, yahut yazdıklarımdan
etkilenmesi değil; hatta bu en son istediğim şey. Çünkü bu yolculuk bana
özel, bu hikayeler, bu kapılar, bu ruh bana özel. Eğer bir gün bir başkası
okuyacaksa, büyüyü genişleten birinin okumasını isterim; bir sonraki
hikâyemde bahsini edeceğim biri. Yahut hikâyeme kendi ruhunu, kendi
yaratıcılığı katacak biri… Kelimelerimin özlerinde ne bulundurduğunu, ruhumun
yıllarca içerisinden geçtiği karanlıkları ve yılların sonunda şekillenen benliğimin nasıl bu karanlıkları sona erdirdiğini, artık
yolumun nasıl hep aydınlığa çıkabildiğini anlayabilecek biri.
Büyünün olduğu her yerde tek başınaydım bugüne dek.
Onu gördüğümde de masamda
kalemim, az sonra dolacağını bildiğim boş kağıtlarım ve kahvem duruyordu.
Oturduğum koltukta birazdan Semerkand’a giderken yanımda götüreceğim kahverengi
bavulum, bavulun içerisindeyse üç tane gömleğim ve Ömer Hayyam’ın
rubaileri yer alıyordu.
Onu gördüm ve yazılarımı onunla
paylaşacağıma üç dakika içerisinde karar verdim. Her hikayeme güzelliğini
katacaktı, hissettim. En önemlisi: tek başınalığımı etkilemeyecek kadar
özgürlük sunacaktı bana. Bir insanın ruhunu,
düşüncelerini oluşturan her bir detayın her zaman canlı tutulmasını sağlamak, o
insanı sahiplenme girişiminde bulunmadan, dünyada süregelen o sevgi anlayışının
aksine o kişinin ve kendinin özgürlüğünü en önemlisi olarak görmek; o insanı
kalıplara, değer yargılarına bağlı kalmadan sevebilmek ve tıpkı dükkandan içeri
adım atıldığı gibi hızlıca girilen yürekten zamanı geldiğinde gitmeyi
bilebilmek. Aşk buydu.
O, karşımdaki masaya oturduğunda
bavulumdaki gömleklerin ve boş kağıtların ikimize de yeteceğini düşündüm. Eksik
olan tek şey kalemdi, o kadar. Belki yeni kalem almaya dahi gerek kalmazdı.
Onun cümleleri benim hikâyemde baş gösterirdi, belki büyüyü böyle devam
ettirirdik. Her hikayemin üç cümlesi ona ait olacaktı, karar verdim. Tek
başınaydım, o da tek başınaydı; birazdan Semerkand’a gidecektik.
Evrim