Aralık 14, 2025

Monte Solana

Biz bir yanlıştayız. Federico Garcia Lorca okuyarak geçirdiğim koca bir buhranlı yaz geride kaldı. Ki her okuduğumda gözümde portakal ağacı açar, balkondaki çocukluğum seslenir. Johann’ı düşünürüm, düşünürüm, düşünürüm. O bakışı sahici değil miydi? Deli diyebilirsiniz, hayatımın geri kalanını bu evde onu düşünerek geçireceğim ben. Masama güneş vurur ben fırtınaları yazmaya başladığım vakit. Bir kelebek dokunur parmak uçlarıma. Kalabalığın arasında onu seçer, resmine yirmi üç dakika bakarım. Heyecandan odamı turlarım, ben yalnızca onu tekrar karşımda görmek isterim. Saçım ağarır da ona duyduğum hayranlık baki kalır. “Bir arasan bu kalp yarın Keşanda.” Bunun yerine çiçeklerime bakar, yağmurda koşar, adaçayı tütsüsünü yakarım. Tüm kasabanın diline düşsem de o eli elimde kalamaz mıydı? Peyami Safa’yı birlikte okuduğumuz eylül akşamlarına dönmek ister, beceremem. Bunun yerine patikanın ortasında ağlar, el yazımı değiştirir, Başına Döndüğüm türküsünü kasetten açarım. Ondan ayrı kaldığım zulmet sayısı katlanarak artar. Masaya birlikte oturdukları, onlara nasıl imrendiğimi bilmez. Hasta yüreğimden çıkmaz. Pek çoğu izler, konuşur, iftira atar; sükunet ve sabırdır sırdaşım. Yoktur yoldaşım. Biz bir yanlıştayız. Perşembe günü Monte Solanadaydım. Bir mektup buldu O Yıl’ın beşinci sayfasında, gitti sonra. Hayatımın aşkına yazmıştım, pek tabi ağladım. Verilen sözler suya hapsedilir, çocuklarım büyür, altın yıllarım kinle geçer. En içimdeki bu genç acıyı hafifletmek ister, sersemlerim. Bunun yerine yüksekten korkar, bana kalan vedasını anar, avuç içlerim kanarken tebessüm ederim. Karşı komşum perdeden gözetler kapımın önündeki yalanları, kulaktan kulağa yayar camıma sirayet eden kasveti. Duvarındaki resmimi kaldırdı mı? Yalnız bir ressamım. Av oldum, avcı oldum. Kapının önünde halı, kralın başında taç oldum. Ahmak diyebilirsiniz, gençken daha bilgeydim. Masama karanlık çöker ben kurakları yazmaya başladığım vakit. Bir kelebek kayar parmak uçlarımdan. Bir zamanlar saf, uysaldım. Kandım büyük adımlı adamlara, kınadım köyün delisini, öptüm teyzemin yazmasını. İki kere sevdim sonra, iki kere öldüm. “Bir arasan bu kalp yarın Keşanda.” Bunun yerine Ahmet’in önlüğünü ütüler, kumlara uzanır, evime su taşırım. Biz bir yanlıştayız. Federico Garcia Lorca tablolarını sakladığım koca bir buhranlı yaz geride kaldı. Ki her baktığımda dudaklarımda nar ağacı sır olur, balkondaki yaşlılığım seslenir. Johann’ı düşünürüm, düşünürüm, düşünürüm.


Ağustos 12, 2025

Medea'nın Saadeti

On iki ağustos sabahı gerçek dans ediyor, gerçek ölüyor.


Dağılırdı heveslerim. Güneş yeni açmış olurdu. Penceremde yürek çarpıntısının esintileri, penceremde yağmur lekeleri, penceremde dostluk çemberleri. Ürperirdim bu yazın soğukluğunda. Ürperirdim kayaya vuran dalgaların ateşinde. Postahanenin önünden geçerken tüm itiraflarımı adreslerine göndermek üzereydim. İnsan yığınıydı esasen unutmak istediğim. Gölgemle savaştım, dişlerimi kanattım, izimi duvarlara bıraktım ben. Beni duyan olmaz, silinirim kapandığım bu ücra köşede hafızalardan. Bilir misiniz, hiçbiri benden özür dilemedi. Hiçbiri sahip çıkmadı bıraktığım haritaya. Hiçbiri aramadı beni. Düşündüm: yenebildim mi kendimi? İnsanlar göz diktiler saçlarıma, nefretime, kolyeme. Tırnaklarımı çıkardım ve avucumun içine aldım düşlere emanet ettiğim her bir duayı. Bir arkadaşım olmasını istedim, hayata duyduğum minneti kime anlatabilirdim? Kendimi tanımadan önce yüzümde renk vardı. 19’umda incitti beni. Telefonuma “Johann” diye kaydetmiştim ismini. Uzak, mutluluğa dair güzel ne var ise uzak. Gelip kararttılar gecelerimi. Bir vakitten sonra hiç uyuyamadım ben. 304B nolu kapının önünde şalıyla köşeye oturmuş, defterini çıkarıp kainatı yazan seyyah bendim. Sonra metrodayken şu düşünceyi kafamdan silip atamadım: anneannem dünyaya tekrar gelmeyecek. Akşamında büyüdü memnuniyetsizliğim, çoğaldı bir başkasına evrilme saadetim. Chanel No 5 sürüp bir kitap okumak istedim. Kolumun altına yerleştirdiğim güncelerimle huzura çıkan merdivenleri emekledim. Kibirimden uzaklaşarak, ilk kez baktığım çiçekleri büyüterek, heyecanımla geçmek istedim tepeleri. Ben bir yalan söyledim, yüzlerce kez öldüm. Rose Pesotta’yı tanıdım. Geri döneceğim, aynı kalamadım. Ben içeri adım attım ve aylar sonra ilk kez perdemi açtım.


On iki ağustos sabahı gerçek dans ediyor, gerçek ölüyor.


Temmuz 31, 2025

Hera

Bir nehrin kıyısında burktum sağ ayak bileğimi. Kurudu elim, dudağım, gözüm. Susuz kaldım günlerce. Ağaca yaslanıp hikayeler anlattım yanımdaki güruha. O vakitler içim üşümezdi benim, nereye gittiğimi bilme gayem de yoktu. Ağızdan ağıza dolanırdı ailemizin geçmişi, büyüklü küçüklü herkes pür dikkat kesilirdi gölgede oynayan piyeslere. Akşam olup da ateş yakıldığında geçerdi kaygım, belirirdi sitarem, büyürdü kıskançlığım. Şimdi yarınımı arıyor, seni odamın çekmecelerine saklıyorum. Patikanın sonunda yatağımdaki yabancılar, kimsesizliğim, zihnimi terk etmeyen kusurlarım. Yemeyi bıraktım, artık güldürmüyorum da zorbaları. Yarınlarımı ellerinin arasını al, bana hayatımı geri ver. Bir hayaldir vadilere çıkan bu yolda seninle yan yana yürümek. Ben telefonun başında bekliyorken sen başka bir evdesin. Hiç böyle hissetmedim. İlk sen söyle, aklına geliyor muyum? Hayatım boyunca kimseyi incitmedim. “Ey ulu Tanrım! Mutlu olmak, sevilmek bu mu?” Mutlu. Mutlu. Mutlu. Birkaç hafta yaşadım, beni sevdiğin zamanlarda. Ziyadesiyle köşeye itildiğim bu şehirde, sofraya buyrulmadığım bu toplulukta, kadınların taşlandığı bu sokak arasında rastlaştık. Öfkelenmeye dahi hakkımın olmadığı, elbiselerimi cumartesileri ütülediğim, aşkı birkaç romanda öğrendiğim şehir. Gururum, gençliğim, itibarım; var olamadığım şehir. İhtimal veremedim seni gördüğüm o an, ihtimal veremedim hayatımın geri kalanını seni yazarak geçireceğime. Sen, gösterişli kahramanlarının yenilgilerine ağlıyordun. Ben, hatırlamanın cehenneminde bir çıkış arıyordum. Yatağının altında portremi sakladığını kim bilebilirdi? Ben de senin kahramanın sayılırım. Taşranın en cesur delikanlısı, şatonun en korkak kadınıyla tanıştı. Bahçeyi tüm akşam perdenin arkasından izlerken, karanlıkta elime yaklaşan elinin hayalini kurardım. Onlar etrafımızdaydı. Tutkum büyürdü, korkum da öyle. Sonumu seçemiyordum, öyleyse yıkımım aşktan olacaktı. Bu eller benim. Bu yangınlar, korkular, bileklikler benim. Tüm evren göz bebeklerimde. Kapımı kapatamıyorum, öyleyse pişmanlıklarımın savaşı süregelecek. Güzel miyim diye düşünürken şapkalarıma dahi hayran olan ateşli bir ruh. Bir ruh ki, eşine rastlamak mümkün değil. Canımı acıtan hadiseleri senden başkasının anlaması mümkün değil, ve mümkün değil gözünü alamadığın kolyemi çıkarmak. Benim dudaklarım en son seninkilerle buluştu. Peki sen aynısını söyleyebilir misin? Pazar günü senin doğum günün, ve ben o gün kendimi bir yerlerden atmak istiyorum; kutlamaya dahil olmayacaksam. Delireceğim, seni istiyordum yalnızca. Mutlu. Mutlu. Mutlu. Gözlerime sürme çeker, siyah gardrobumu renklendiririm; korsemi bağlatır, beyaz ayakkabılarımı temizletirim. Aynaya son bir bakış attığımda yıllar sonraki kendimi görürüm. Sesin duyduğum en güzel ses olmalı, yanımda olmalısın ve tam bu saatlerde. Bir yer bulmalıyız Tuna nehri kıyısında. Sürücü koltuğuna uzanmamalıyım, kapıyı açmanı istemeli ve eve giden yolu uzatmamalıyım. Bir şiir okurum balkonumda, işitirim yurdundan kovulan çocukların sesini; ki hepsi bana annemi hatırlatır. Restoranda gözlerimizi kaçırmaz, kasabanın diline düşeriz. Kalp atışın hızlandığında anlarım, sen benim en yakın arkadaşımsın. Her doğan yeni günde senin hatıran. Senin mavi gözlerin. Benim 17 yaşım. Benden önce çok hayat yaşadın, ancak hiç bu kadar devleşmedin sen. Sana seni anlatma cesaretim olmayacak hiç. Senin bir dünyan var. Benden, itibarımdan ve ihyamdan daha büyük bir dünya. Ve ben o dünyanın kapısında bekleyen bir şakayıkım. Ben seni yazmaktan ziyade görmek isterim. Çünkü sabahları uyandığında hangi kaseti açtığını bilmiyorum veya kitaplarını hangi sırayla dizdiğini veya mutfağın hangi köşesinde beni düşündüğünü. Yatağının baş ucunda hangi romanların durduğunu da. Ki bilsem hemen alır okurum. Ben aslında her kitapta seni bulurum. Her sayfaya bize dair izler bırakırım. Bana Schiller’i hatırlatırsın. Uzanmaya çekindiğim kütüphane raflarında, yere çöküp ağladığım merdiven basamaklarında, bir perşembe akşamı çıktığım yolculukta sen, sen, sen varsın! Sana inancım kocaman, sevgili. Sana güvenim kocaman. Sen ailemsin. Kalbimsin. Gençliğimin en güzel, en parlak hatırasısın. Bana “Güneş ışığı” diye seslenirsin. Ve dünyanın en mutlu insanı olurum o vakit. Şehir merkezi, kanal, aşk köprüsü; bu bir roman olmalı. Sarhoş olup sana haber gönderiyorum: büyük ahmaklık! Ancak çok eğleniyorum ben. İnsanım çünkü. Deliriyor, kendimden geçiyorum, ağlıyorum. İnsanım ben ayıbımla ve kinimle. Gerçek şu ki, heyecanımı kaybettiğim bir akşam seni tanıdım ben. Evden çıkmadığım üç haftanın ardından. Halbuki saçlarımı dahi taramıyor, halbuki gazete küpürlerini biriktirmiyordum. Sonra el sıkıştık seninle. İsmini duyduğumda çocuksu bir heyecan kapladı içimi. Geldin oturdun masada yanıma. Başını yasladın, paltomu getirdin, belimden tuttun. Yakınıma yanaştın. Birkaç gecedir düşünüp duruyorum. Bana neden dokundun? İki gündür pikabında çaldığın müzikleri dinliyor ve seni yazacağım anı bekliyordum. Sen, gitmeyi hayal kurduğum topraklar, sen kış vakti tattığım sıcak bir zehirsin. Keşke unutabilsem tüm bunları. Bir nehrin kıyısında kestim saçlarımı. Yandı elim, dudağım, gözüm. Aç kaldım günlerce. Ağaca yaslanıp dizeler uydurdum yanımdaki güruha. O vakitler içim üşümezdi benim, nereye gittiğimi bilme gayem de yoktu.

Temmuz 26, 2025

Kirke

Saat dört gibi uyanıyorum uğradığın düşümden. Jane Austen’i düşünür, Vladimir Nabokov’a öfkelenir halde uykuya dalmıştım. Ve doğmuştum 1953’de. Mumu yakıyor, dudağımı boyuyorum. Duvara düşen insan gölgelerini izliyor, olur da sana benzeyen çıkar diye nabzımı yavaşlatıyorum. Masamın altında, ayakkabımın kancasında, dolabımın kilidinde; her yerde mecnunluğumun izleri. Büyüdükçe anlarım ki cadı avlarındaki kadınlar ile benzerdir itibarımız. Hırçınlığımız, lanetimiz, itaatsizliğimiz; nihayetinde fazlayızdır. Komidinde üstü çizili itiraflar, balkonda zambaklar, askılıkta sakladığım pantolonlar; bu mevsim Sicilya’da konaklıyorum. Perdeyi araladığımda coşkuyla bahçeye inmek istiyorum, açlıkla koşmak geleceğe! Arkadaki seyyadlara bir kez olsun dönüp bakmak yok. Duymak yok tevatürü. Görmek yok ağaçların arasına saklanan soylu kadınları. Tutmak çocukluğumun elinden, kapanmak bacaklarına, saklamak gömleğimin düğmelerini. Fazla duygusal, fazla histerik, fazla provokatif. Hüznün yerleştiği gözlerine ithaf ettiğim satırları okumak, ellerini korkmadan kalbime götürmek, ve tam oracıkta ölmeyi dilemek. Hangi ressam, hangi şair, hangi deli bilir bu hissi? Eve dönmek istemediğim, kahramanlarımın ismini unuttuğum noktadayım. Kalabalık arasında sadece masumiyetin yüzünü seçebildiğim noktada. En güzel olduğum yaşımdayım ben, ve en uysal. Bir büyü bu, herkes hissedecek. Son aylarda kendimi içinde bulduğum bu kaos, bu heyecan, bu düş; seni tekrar ne zaman görebilirim? Bilinmeyen mektuplar bırakılıyor her gün posta kutuma. Sokakta yürürken tüm yüzler bana çevriliyor. Yalnız kalmak istediğim patika köşelerinde artık boğulacak gibi oluyorum. Tek yapmak istediğim elbisemle televizyon karşısına oturmak, saçlarımı tararken tebessümle dudaklarını hatırlamak, kıyafetlerimi özenle katlamak. Tek umudum, zaafım, doğrum sen. Bir şiir kitabı armağan ettin bana, ilk sayfasını okurken göz yaşlarımı durduramadım. Sayfaları aralayıp bana not bırakıp bırakmadığını kontrol ettim. Beni bu kadar iyi tanıyor olmandan ürktüm, sevgili. Her şeyin başladığı kapı eşiğinde üç bardak kadehin ardından düşündüm, kim bilir bir daha beni ne zaman arayacaksın? Tam bu saatlerde senden haber alamıyorsam misal, seni güldüremiyor, sırtına dokunamıyorsam; bu kocaman şehir değerini yitirir. Geceliğimin kuşağını bağlıyor, merdivenleri sürünerek çıkıyorum, son bakışına varmak üzere. Arkadaşlarıma anlatmak istiyorum seni, yapamıyorum. Sanıyorum ki cesareti olan sendin. Herkese yalan söylüyor da akşam odama kapandığımda gerçekliğinle ürperiyorum. Dolabımda sakladığın notları bulmamış olmayı dilerdim. Ağacın dibindeki gömleğini, kilerdeki postalını, göl kenarındaki kolyeni bulmamış olmayı dilerdim; ve öpmemiş olmayı ellerini. Fazla hassas, fazla korkak, fazla hayalperest. Her dokunuşunu kaydettim sevgili. Kendimle birlikte dokunuşlarını da denize bırakacağım. Sonum, hayatım boyunca ilham aldığım denizcinin sonu gibi olacak. Aşkımsa onunkinden bile daha kudretli. Sen dahi bilmezsin, ilk rastlaştığımız o pazartesi günü yandım ben. Yaşadığım en derin buhran. Başa çıkamıyorum birbirimizi tanımıyorken aynı zamanlarda, farklı yerlerde var olduğumuz gerçeğiyle. Muhal. Suskun. Uzak. Söyleyemediklerim alevlenip tüm gökyüzünü etkisi altına alır: seninle gelmemi istesen gelecektim. Sen kapı numarama kadar biliyorsun, bense etrafımız insanlarla çevriliyken adından bile şüphe ediyorum. Sen, elimi tutmuş tek insansın, bense evindeki dünyaya ait olamayacak bir hayaletim. Ben cenneti seninle düşlüyor, seninle markete gidiyor, seninle bahçemi süslüyorum. Senin mührünü basıyorum sırrımı açık ettiğim mektuplarıma. Adımı kimselerin bilmediği restoranda sonsuza dek seni bekliyorum. İnsanlar oturup kalkıyor, kadehler birbirine değiyor, yemek menüsünün arkasına saklıyorum gözümdeki yaşları. Oysa sen bensiz de yaşarsın. Kaç eli bedenimden uzaklaştırdım, kaç planı iptal ettim, kaç yabancıya kapımı kapadım; sanki yaptığım ayıpmış gibi anlatmaya utanırım. Dokuz yaşımdan beri bakışlarımı güruhtan kaçırır, mütemadiyen yere bakarak yürür, okul yolunda sessizce ağlarım. Denizcileri adama çekerim, bambaşka dünyaların sırlarını paylaşırım her biriyle. Öyle ya, fazla nazlı, fazla katı, ama hep fazla kışkırtıcı olarak anılırım. Oysa ben yalnız seninle yaşamak isterim. Mumu söndürüyor, dudağımdaki boyayı siliyorum. Duvara düşen insan gölgelerini izliyor, olur da sana benzeyen çıkar diye nabzımı hızlandırıyorum. Gazetelerin arka sayfasında, yüzüğümün taşında, elbisemin dantelinde; her yerde ıstırabımın izleri. Büyüdükçe anlarım ki cadı avındaki kadınlar ile benzerdir itibarımız. Hırsımız, yenilgimiz, masumiyetimiz; nihayetinde fazlayızdır. Saat dört gibi uyanıyorum uğradığın düşümden. Jane Austen’i düşünür, Vladimir Nabokov’a öfkelenir halde uykuya dalmıştım. Ve doğmuştum 1953’de.

Haziran 27, 2025

Ayrılık

Beni iyi ki tanımıyorsun. Daha çok severdin. Halimi soruyorsun. Sükunetle, kabullenilmiş isyanla, varoluşumun acıttığı histerik akşamların birindeyim. Yedi saat kadar zihnim berraklığını kaybediyor, otel odamın camından şehirdeki telaşlı ayak seslerine kulak kesiliyorum, hepsini bir yerden tanıyor gibiyim. Kendim haricinde herkesi tanıyorum. Ve kendim harici herkese naziğim. En son benzer bir hisse 2017 yılında kapılmıştım. Merdivenlerde yalnız başıma oturup yemek yediğim ve ağladığım günler hatırımdan gitmez. Şimdi yıllar sonra, eskisinden daha çok korkuyorum ayağa kalkmaya. Ayaklarımdan yukarı doğru yol alan sarmaşık, boğazımdaki acı, sırtımdan dökülen küstah ter: seni unutuyorum. Bu ilk değil ancak son, kibirli adamları yeniyorum. Kaçıyorum esasen zindan gibi geçen o sokaklardan, ben yalnız kalıyorum işte seninle. Dünyanın en güzel manzarasında korkunç memnuniyetsizim. Etrafımda su birikintileri, az sonra insanlar bir meseleye tanıklık etmek için toplanıyor. Biri bana aşkını itiraf ediyor. Ben annemi düşünürken mevsimler geçiyor. Aptal adamlara tahammülümün kalmadığı konuşulur; aynı kuyuya tekrar düştüğüm de. Doğru; o soğuk Ankara sabahından çıkabilmiş değilim. Çardakta sigara içmekteyim, sense beni izlemektesin. Düşümde beni yazmaktasın beyaz tülbentimin içinde. Bir paskalya akşamı pencereden dışarıyı gözetlemekte, insanları görmeyi ummaktayım. Askılıktaki bir kaban gibi unuttuysan ya beni? Korkuyorum, beni yalnızca sen sevdin. Hatırlıyorum, hayata Matmazel Noraliya’dan sonra tutundum. Güneş ışığına merhaba diyorum saat dört sularında bir yolcu uçağında. Tam o vakit yüzümde dolaşan ellerin yerleşiyor tövbeli dudaklarıma. Beni iyi ki tanımıyorsun. Daha çok severdin.

Mart 16, 2025

217

Sen benim tarafımdayken her şey ne kadar da güzeldi değil mi, şimdiyse çıkaramamaktayım yüzünü. Arkadaşlarım sana haksızlık yaptığımı söylüyor, duymazdan geliyorum. İlk kez kendime ait bir odam var. Küçüklükten beri bunun hayalini kurduğumu bilirsin. Öyleyse niçin her akşam ağlıyorum? Okuyamamaktayım gazete köşelerini eskisi gibi. Her adımımda yeni doğuyorum, her sokakta yeni büyüyorum, 33 yaşımda hayatı yeni öğreniyorum. Arkadaşlarına İstanbul’a taşınacağını söylüyorsun. Oysa bilmez misin ki o sokakta artık beni bulamayacaksın. Yeni evimdeki tabloları da göremeyeceksin, baştan kurduğum kitaplığımı da. Hiçbir şey hissetmiyorum da, nasıl nefret ediyorum bazı akşamlar kendimden. Televizyon izliyor, camdan dışarısına bakıyor, simsiyah giyiniyorum: sanki bir yere aitmişim gibi rol yapıyorum. Uykuya dalmadan önce 19’uma dönüyorum, ancak o zaman gözlerimi kapayabiliyorum. Diğer günler bütün gece ayaktayım. Bir zamanlar coşkuyla isyan ederdim. Doğum günümdü. Sıcak bir gülümsemeyle yalanlar söylerdim. Dalgalar götürdü hepsini. İnsanlar kocaman sarılırdı bana. Kapı numaram 217 idi. Gözlerim acıyordu, elimden tuttun. Seni izledim, asla sahici olamayacağımı düşündüm. Beni nasıl gördüğünü sorduğumda belime sarıldın. Ancak yüzünü son kez öptüğümde çalan o şarkı hatırımdan gitmez. O öğlen veda ettik birbirimize. Ama sanki ilk el sıkışımızda unuttum ben seni. Tepki vermedim, konuşmadım, telaşlanmadım; sadece bir dost ile geçirdiğim vakit için şükrettim. Dört duvar odanda rujumu hatıra niyetine bırakıp bırakmamak arasında kararsız kaldım; şimdi gülüyorum bu çocukluğuma. Seni hiç tanımamış olmayı dahi dilemedim, bir adamın sevilmediğinin bundan büyük bir kanıtı olabilir mi? Eğer tanımasaydım da, hayatımın en güzel doğum gününden bir sene sonrayı burada yazarak geçirecektim. Gözümdeki yaşı, belleğimdeki sırrı, beni ayakta tutan zorbalarımı da hep yazdım ben. Sadece şimdilerde o büyük ışıltımı kaybettim biraz, öfkemi dizginledim, kesin bildiğim her şeyi unutuverdim. Market dönüşü yolda duraksadığımda, şöyle bir etrafa baktım; çırılçıplaktı düşüncelerim. Şaşkın kaldım cesaretimin ağırlığını taşırken. Aynı şehirdeydik, şimdi düşününce inanması güç geliyor. Sahafçıdaydın, sokaklardaydın, pastanedeydin. Beni sevdin ve hayatının mahvolduğunu söyledin. Sen benim tarafımdayken her şey ne kadar da güzeldi değil mi, şimdiyse çıkaramamaktayım sesini. Arkadaşlarım değiştiğimi söylüyor, duymazdan geliyorum. İlk kez kendime ait bir odam var. Küçüklükten beri bunun hayalini kurduğumu bilirsin. Öyleyse niçin her akşam ölüyorum?