Saat dört gibi uyanıyorum uğradığın düşümden. Jane Austen’i düşünür, Vladimir Nabokov’a öfkelenir halde uykuya dalmıştım. Ve doğmuştum 1953’de. Mumu yakıyor, dudağımı boyuyorum. Duvara düşen insan gölgelerini izliyor, olur da sana benzeyen çıkar diye nabzımı yavaşlatıyorum. Masamın altında, ayakkabımın kancasında, dolabımın kilidinde; her yerde mecnunluğumun izleri. Büyüdükçe anlarım ki cadı avlarındaki kadınlar ile benzerdir itibarımız. Hırçınlığımız, lanetimiz, itaatsizliğimiz; nihayetinde fazlayızdır. Komidinde üstü çizili itiraflar, balkonda zambaklar, askılıkta sakladığım pantolonlar; bu mevsim Sicilya’da konaklıyorum. Perdeyi araladığımda coşkuyla bahçeye inmek istiyorum, açlıkla koşmak geleceğe! Arkadaki seyyadlara bir kez olsun dönüp bakmak yok. Duymak yok tevatürü. Görmek yok ağaçların arasına saklanan soylu kadınları. Tutmak çocukluğumun elinden, kapanmak bacaklarına, saklamak gömleğimin düğmelerini. Fazla duygusal, fazla histerik, fazla provokatif. Hüznün yerleştiği gözlerine ithaf ettiğim satırları okumak, ellerini korkmadan kalbime götürmek, ve tam oracıkta ölmeyi dilemek. Hangi ressam, hangi şair, hangi deli bilir bu hissi? Eve dönmek istemediğim, kahramanlarımın ismini unuttuğum noktadayım. Kalabalık arasında sadece masumiyetin yüzünü seçebildiğim noktada. En güzel olduğum yaşımdayım ben, ve en uysal. Bir büyü bu, herkes hissedecek. Son aylarda kendimi içinde bulduğum bu kaos, bu heyecan, bu düş; seni tekrar ne zaman görebilirim? Bilinmeyen mektuplar bırakılıyor her gün posta kutuma. Sokakta yürürken tüm yüzler bana çevriliyor. Yalnız kalmak istediğim patika köşelerinde artık boğulacak gibi oluyorum. Tek yapmak istediğim elbisemle televizyon karşısına oturmak, saçlarımı tararken tebessümle dudaklarını hatırlamak, kıyafetlerimi özenle katlamak. Tek umudum, zaafım, doğrum sen. Bir şiir kitabı armağan ettin bana, ilk sayfasını okurken göz yaşlarımı durduramadım. Sayfaları aralayıp bana not bırakıp bırakmadığını kontrol ettim. Beni bu kadar iyi tanıyor olmandan ürktüm, sevgili. Her şeyin başladığı kapı eşiğinde üç bardak kadehin ardından düşündüm, kim bilir bir daha beni ne zaman arayacaksın? Tam bu saatlerde senden haber alamıyorsam misal, seni güldüremiyor, sırtına dokunamıyorsam; bu kocaman şehir değerini yitirir. Geceliğimin kuşağını bağlıyor, merdivenleri sürünerek çıkıyorum, son bakışına varmak üzere. Arkadaşlarıma anlatmak istiyorum seni, yapamıyorum. Sanıyorum ki cesareti olan sendin. Herkese yalan söylüyor da akşam odama kapandığımda gerçekliğinle ürperiyorum. Dolabımda sakladığın notları bulmamış olmayı dilerdim. Ağacın dibindeki gömleğini, kilerdeki postalını, göl kenarındaki kolyeni bulmamış olmayı dilerdim; ve öpmemiş olmayı ellerini. Fazla hassas, fazla korkak, fazla hayalperest. Her dokunuşunu kaydettim sevgili. Kendimle birlikte dokunuşlarını da denize bırakacağım. Sonum, hayatım boyunca ilham aldığım denizcinin sonu gibi olacak. Aşkımsa onunkinden bile daha kudretli. Sen dahi bilmezsin, ilk rastlaştığımız o pazartesi günü yandım ben. Yaşadığım en derin buhran. Başa çıkamıyorum birbirimizi tanımıyorken aynı zamanlarda, farklı yerlerde var olduğumuz gerçeğiyle. Muhal. Suskun. Uzak. Söyleyemediklerim alevlenip tüm gökyüzünü etkisi altına alır: seninle gelmemi istesen gelecektim. Sen kapı numarama kadar biliyorsun, bense etrafımız insanlarla çevriliyken adından bile şüphe ediyorum. Sen, elimi tutmuş tek insansın, bense evindeki dünyaya ait olamayacak bir hayaletim. Ben cenneti seninle düşlüyor, seninle markete gidiyor, seninle bahçemi süslüyorum. Senin mührünü basıyorum sırrımı açık ettiğim mektuplarıma. Adımı kimselerin bilmediği restoranda sonsuza dek seni bekliyorum. İnsanlar oturup kalkıyor, kadehler birbirine değiyor, yemek menüsünün arkasına saklıyorum gözümdeki yaşları. Oysa sen bensiz de yaşarsın. Kaç eli bedenimden uzaklaştırdım, kaç planı iptal ettim, kaç yabancıya kapımı kapadım; sanki yaptığım ayıpmış gibi anlatmaya utanırım. Dokuz yaşımdan beri bakışlarımı güruhtan kaçırır, mütemadiyen yere bakarak yürür, okul yolunda sessizce ağlarım. Denizcileri adama çekerim, bambaşka dünyaların sırlarını paylaşırım her biriyle. Öyle ya, fazla nazlı, fazla katı, ama hep fazla kışkırtıcı olarak anılırım. Oysa ben yalnız seninle yaşamak isterim. Mumu söndürüyor, dudağımdaki boyayı siliyorum. Duvara düşen insan gölgelerini izliyor, olur da sana benzeyen çıkar diye nabzımı hızlandırıyorum. Gazetelerin arka sayfasında, yüzüğümün taşında, elbisemin dantelinde; her yerde ıstırabımın izleri. Büyüdükçe anlarım ki cadı avındaki kadınlar ile benzerdir itibarımız. Hırsımız, yenilgimiz, masumiyetimiz; nihayetinde fazlayızdır. Saat dört gibi uyanıyorum uğradığın düşümden. Jane Austen’i düşünür, Vladimir Nabokov’a öfkelenir halde uykuya dalmıştım. Ve doğmuştum 1953’de.