Haziran 19, 2020

elbise

Niçin yaşlı gözüküyorsun? Söylediğim bir şeyden mi?

Kapımın önündesin, cebinden kolyemin zinciri sarkmakta. Yoldaki düşlerin ateşini sonlandıran ürperti gelip konuyor parmak uçlarına, çalamıyorsun kapıyı. Akşamın uysal esintisi saçlarına sirayet ediyor, camdan izliyorum. Kaldırıma oturmakta karar kılıyor, başını ellerinin arasına alıyorsun. Bekliyorum, üzerimde hediye ettiğin elbise. Beyaz ayakkabılarımla basıyorum halıya, maskaramı tazeliyorum. Meczup, gökyüzüne dahi çevirmiyorsun bakışlarını. Bir atabilsem kendimi dışarı! Otursam yanına, ve yeniden tanışsak. Bu kez kanatlarını yitiren kahramanları ansak, güneşe henüz yaklaşmasak. Yüzünü ilk kez görsem, terk etmesem bu kez. İçiyorum, üzerimde hediye ettiğin elbise. Bileğimdeki halatın izleriyle dokunuyorum pencereye, masadaki tuzaklarla dolu mektuplara göz ucuyla bakıyorum. Delâl, sokaklardan gelmişsin. Ellerin pas içinde, yüzün yara bere. Omzunda halkların öfkesi, dudağında zindanların mermeri. Çirkinliğin öyle ihtişamlı ki, öyle siyahsın ki baştan aşağı. Ceketinin bir düğmesi çekmecemde duruyor, gömleklerinin üçüyse kanepenin altında. Bir girebilsen şu kapıdan! Kapasan perdeleri, ve yeniden tanışsak. Bu kez tanrıların önünde eğilsek, cennetin katlarından kaçmasak birer birer. Yüzümü ilk kez görsen, düşmanların elini öpsen bu kez. Yazıyorum, üzerimde hediye ettiğin elbise. Bitmekte olan mürekkeple resmediyorum elindeki nasırları, gözlerinin karasına itirafta bulunuyorum. Azad, bir ev yapmışsın sana ve bana. Duvarları maviye boyamış, sabaha kadar beklemişsin beni. Bir karışsak kalabalığın arasına! Ezberlesek ölümün gezmediği sokakları, ve yeniden çıksak loş merdivenleri. Bu kez şairlerin mezarına karanfil bıraksak, meleklere gözlerimizi devirmesek. İlk kez görsek, olanaksız. Kapımın önündesin, gövdenden kan akmakta. Yoldaki halüsinasyonları sonlandıran kurşun gelip konuyor dizlerine, çalamıyorsun kapıyı. Dizeler devriliyor önce, kadehler, sandıklar. Adın doğduğum topraklara karışıyor önce, sevda türkülerine, yurdundan sürülenlerin feryatlarına. Kavuşuyoruz yıllar sonra, üzerimde hediye ettiğin elbise. 


Niçin yaşlı gözüküyorum? Söylediğin bir şeyden mi?



Evrim


Haziran 14, 2020

kuşağımızın laneti

Bilir misin, nedir cennet? Cehenneme düştüğüm ilk perşembe akşamıdır, tanıştığımız. Siyah beyaz polaroidleri sandıkta unutmalı, boyaların bulaştığı gömleklerle pencere kenarını süslemeli ve açık bırakmalı balkonu! 


Evdesin. Mutfak masasına her oturduğunda, yalnız ölen kahramanlarımızın yasını tuttuğumuz akşamları anımsıyorsun. Soğuk ter attığında aklına takside elini üç kez sıktığım geliyor; ürkmüyorsun duvardaki yabancı el izlerinden, saklanmıyorsun gözetlendiğin pencerelerden. Evdesin, kullanılmayan kolilerin içine sıkıştırdığım günlükleri bulmaya pek yaklaştın. Bir bakarsın tanıdık gelir bahsini ettiğim huzursuzluklar. Sayfaları geçtikçe büyüyen trajedi kahve bardağına kadar uzanıyor; ve el değiştiriyor 1993 Bordeaux. Asansörde yere düşen anahtarlar, bahçeye açılan kapılar, öğleyin görülen düşler. Seni seviyorum, duyduğum en korkunç itiraftır bu. Arka koltukta bitmiş şişeler, topuklu ayakkabılar, kapağı düşen rujlar; ön koltukta gözünü yola çeviremeyen sen, ve dramatik tavırla Salvador’la konuşan ben. Evdesin, beni bulana dek koşmaya devam ediyorsun; etrafımız kuşatılana dek. Bazen seni farklı odalara götürüyorum, duyduğun en korkunç itiraftır bu. Fısıltılar çevrelemekte yanlışlarımızdan kurduğumuz kaleyi, çığlığa dönüşmekte hastalıklı kuşağımızın laneti ve başa sarmaktayız yol boyunca tek bir kaseti. Sarhoşken küstah oluyor, şarabı ceketine döktüğümde Lorca ile karşılaşıyorum. Ah, çantamda getirmiş olacağım karaladıklarımı! On altımda olanaksızı yazmışım, on yedimdeyse baş kahramanı olduğum bir romandan arda kalanı. On sekizimde ölmeyi düşlediğim sokağın başında iki çılgın ağaca sihirle dokunmuşum. Yirmi yıl sonrasında ise balkonumdan işitmişim küçük küllerin vedasını. Yüzün ciddi kalamıyor deliliğime, Gala’yı ömür boyu aramayacağıma söz veriyorum belinden aşağıya uzanan izlerine. Apartmanı hayalkırıklığıyla terk ettiğin akşam son kez görüyorum seni. Halbuki bir akşam daha gerek, odanın kızıllığına. Dar patikaları tırmanan gezginlerdik; sırtımızda aşkın feneri, dudaklarımızda isyanın ateşi. Sır tutan iki sevgiliydik, arsızca günah işleyen. Seslendiğin adım bir gölün üzerinde salınıp kalabalıkların kulağına giderdi. Yazdığım adın bir dağın üzerinde devleşip fırtınaları uyandırırdı. Bir sihir dokunurdu gözlerimize. Sesin ne içtendi, ne büyülü. Aşkın ne kıymetliydi, ne yüce! Aynı gömleği paylaşan iki sevgiliydik, arsızca saklanan. 


Bilirdik, nedir cennet. Cehennemde yandığımız ilk cuma sabahıdır, ayrıldığımız. Mektupları saklamalı, tuvallerin üzerini örtmeli ve terk etmeli bu görkemli şehri! 




Evrim



Haziran 05, 2020

02.43

13 yıl geçmiş, uzattığın elini düşlerimde tutmaktayım halen. Parlayan gözlerindeki çocukluk hevesini anımsamakta, üzerimdeki sonsuz tesirinle savrulmaktayım. Yüzün dün gece belirene dek bilmiyordum neyin hasretiyle boğuştuğumu, ve bilmiyordum nostaljinin ağırlığı altında kalmış kanatlarımla tekrar uçabileceğimi. Oysa şimdi, 02.43’te sana rastladığımdan beri tekrar okumaktayım yazdıklarımı, ve her seferinde her birinde seni bulmaktayım. Ne acı! Seni bilmek, kaybetmek, öpmek isterim. Bavulumda resmini taşıdığımı gören arkadaşlarım bakışlarını kaçırıyor, meleklerse gözlerini deviriyor. Kalem tuttuğumda şahlanan ellerimi, geceleri yalnız kaldığımda yüzümde birleştirip bir çocuk gibi ağlıyorum. Karanlıktan, perdelerden, kendimden korkan bir margiseyim ben. Hüznüm sanaydı, öfkem sana. Olur da gözlerine bir kez daha bakabilirsem o an herkesten gizlediğim sırlarımı göreceksin diye ürküyorum. Bunları okusan şaşar kalırsın. Lakin, hayran kalırsın ilk kez kahramanı olduğun sayfalarda adının tekrarlanışına. Düşüm sanaydı, umudum sana. Gün bitiminde odama çekildiğimde geçmişin gölgeleri diriltiyor seni pervasızca. 02.43’te doğduğun düşü hatırlamak uğruna dalıyorum uykuya yalnızca. Kırlangıç sesleriyle irkiliyorum sonra, nihayet evdeyim.



Evrim