Haziran 14, 2020

kuşağımızın laneti

Bilir misin, nedir cennet? Cehenneme düştüğüm ilk perşembe akşamıdır, tanıştığımız. Siyah beyaz polaroidleri sandıkta unutmalı, boyaların bulaştığı gömleklerle pencere kenarını süslemeli ve açık bırakmalı balkonu! 


Evdesin. Mutfak masasına her oturduğunda, yalnız ölen kahramanlarımızın yasını tuttuğumuz akşamları anımsıyorsun. Soğuk ter attığında aklına takside elini üç kez sıktığım geliyor; ürkmüyorsun duvardaki yabancı el izlerinden, saklanmıyorsun gözetlendiğin pencerelerden. Evdesin, kullanılmayan kolilerin içine sıkıştırdığım günlükleri bulmaya pek yaklaştın. Bir bakarsın tanıdık gelir bahsini ettiğim huzursuzluklar. Sayfaları geçtikçe büyüyen trajedi kahve bardağına kadar uzanıyor; ve el değiştiriyor 1993 Bordeaux. Asansörde yere düşen anahtarlar, bahçeye açılan kapılar, öğleyin görülen düşler. Seni seviyorum, duyduğum en korkunç itiraftır bu. Arka koltukta bitmiş şişeler, topuklu ayakkabılar, kapağı düşen rujlar; ön koltukta gözünü yola çeviremeyen sen, ve dramatik tavırla Salvador’la konuşan ben. Evdesin, beni bulana dek koşmaya devam ediyorsun; etrafımız kuşatılana dek. Bazen seni farklı odalara götürüyorum, duyduğun en korkunç itiraftır bu. Fısıltılar çevrelemekte yanlışlarımızdan kurduğumuz kaleyi, çığlığa dönüşmekte hastalıklı kuşağımızın laneti ve başa sarmaktayız yol boyunca tek bir kaseti. Sarhoşken küstah oluyor, şarabı ceketine döktüğümde Lorca ile karşılaşıyorum. Ah, çantamda getirmiş olacağım karaladıklarımı! On altımda olanaksızı yazmışım, on yedimdeyse baş kahramanı olduğum bir romandan arda kalanı. On sekizimde ölmeyi düşlediğim sokağın başında iki çılgın ağaca sihirle dokunmuşum. Yirmi yıl sonrasında ise balkonumdan işitmişim küçük küllerin vedasını. Yüzün ciddi kalamıyor deliliğime, Gala’yı ömür boyu aramayacağıma söz veriyorum belinden aşağıya uzanan izlerine. Apartmanı hayalkırıklığıyla terk ettiğin akşam son kez görüyorum seni. Halbuki bir akşam daha gerek, odanın kızıllığına. Dar patikaları tırmanan gezginlerdik; sırtımızda aşkın feneri, dudaklarımızda isyanın ateşi. Sır tutan iki sevgiliydik, arsızca günah işleyen. Seslendiğin adım bir gölün üzerinde salınıp kalabalıkların kulağına giderdi. Yazdığım adın bir dağın üzerinde devleşip fırtınaları uyandırırdı. Bir sihir dokunurdu gözlerimize. Sesin ne içtendi, ne büyülü. Aşkın ne kıymetliydi, ne yüce! Aynı gömleği paylaşan iki sevgiliydik, arsızca saklanan. 


Bilirdik, nedir cennet. Cehennemde yandığımız ilk cuma sabahıdır, ayrıldığımız. Mektupları saklamalı, tuvallerin üzerini örtmeli ve terk etmeli bu görkemli şehri! 




Evrim