Aralık 20, 2022

Ama sevgim olmasaydı,

Dünyayı unutur muydum? Gün ışığında, siz ve ben yanmaktayız. Başkası var mı, etrafımız çevrili mi inanın bilmiyorum, gözlerim yalnızca sizi seçiyor. Evin perdeleri kapalı, görülmek için fazla hassasım. Bu kirlilik, bu uğultu, bu cehalet; hepsi için fazla hassasım. Matem tarlasında yıllar sonra bir çiçek açar, sizi burada yanımda isterim. Penceremden dolan gök dahi bilmiyor gerçeği: asla değişmeyeceğiz. Kaç yalan söylediniz beni görebilmek için, kaç kez yüzleştiniz o kibirli adam ile; besteleriniz odama dağılmış durumda. Duvarımda imzanız, balkonumda şapkanız, mutfağımda ilacınız: asla değişmeyeceksiniz. Şehrimiz terk edilmiş bir gece vakti, yalnız biz kalmışız; daha önce tanık olmadığım bir mutluluk oturmuş yüzünüze. Oysa asla özgür olamayacağız, ben bilirim. Arabanın arka koltuğunda davet kıyafetimle seyre dalmışım sokakları, ateş karşısında sakin kalabilir misiniz? Tek yapmak istediğim bu kaosun ortasında uzattığınız elinizi tutabilmek. Uzanabilmek sürücü koltuğuna, bekleyebilmek sabah martıları, iz bırakabilmek size çıkan merdivenlerde. İnanın ilk kez dokunmak istiyorum bir yüze. İnanın ilk kez bugün aşık oluyorum, ay düşüyor gözlerinize, diz çöküyorsunuz karanlığa. Nereden bilebilirdim ki bu hissi, bu sihri; şimdi her gün sizi görmekteyim. Dudaklarımın bordosu perdeye değiyor, ben özür dilerken siz gülüyorsunuz; asla değişmeyeceğim. Dışarıda ne olup bittiğinden bihaber iki insan, az sonra Işıl German plağına eşlik edecek ve bir dilek tutacaklar; böylesi çok yeni. Camlara düşer içimizde saklı kalanlar, sessiz kalamayız. Ama sevgim olmasaydı, kendime varabilir miydim? Sonsuza dek yaşamayı ne siz istiyorsunuz ne de ben. En ihtişamlı binaların birinde bir köşe bulup ağlamıştık, hatırımdan gitmez. O akşam büyüdük biz. Meğer kötü adamların adını sayıklıyormuşsunuz, bununla nasıl yaşarım? Başınız önde çıkmışsınız evimden. Paltonuzun cebine not defterimi koymuş, yol boyu okumuşsunuz. Oysa o sayfalarda henüz doğmadınız. Henüz yaratamadım size yakışır sözcükleri. Bilir misiniz, size rastladığım köprünün önünden her gün geçerim. Unutamam beni kendimle buluşturan bu insanı. Ben, ben bu insanı unutamam! Henüz özgür kalamadım hatıranızdan, adınızdan; özgür kalamadım bayım. 


E.

Ekim 20, 2022

Tesadüf

Nasıl oldu da, aynı anda aynı odada denk geldik birbirimize? 

Doğduğum şehirden kaçmak isteyecek kadar acı çekmem tesadüf değilmiş, yanlış kapılardan geri dönmem de, gecenin ortasında uyanıp bavulumu hazırlamam da. Perde arkasından izlediğim sokağa nihayet ineceğimi düşünmezdim hiç, kalabalığın ortasında sevgilimi öpeceğimi de, koridorda gözüm kapalı yürüyebileceğimi de. Tüm yanlışlar, uçurumlar, keşkeler sana hazırlamış beni. Bugün anlıyorum. Elimde ayakkabım dolanmışım sanki yalın ayak tüm vadileri, çatısına çıkmışım sanki Rabat evlerinin. Seni seçmişim, arkadaşım. Bugün ikinci kez doğuyorum. Yalnız benim için giydiğin gömleğinin üzerine kadehim devrilmiş, arkalardan fısıltılar yükselmiş, ellerimiz bağlanmış. Mahalle sakinleri bir ağızdan konuşmuş: “Mutluluk bu dünyada da var!” Düşümde denize emanet etmişim kalemimi, sonra uyanıp da seni görmüşüm yanı başımda. Kaybolduğum labirentte bir çıkış bulacağımı düşünmezdim hiç, kalabalığın ortasında sevgilimden gözlerimi kaçırmayacağımı da, aşka gözüm kapalı düşeceğimi de. Tüm sarmaşıklar, güller, hançerler bana hazırlamış seni. Bugün anlıyorsun. Cebinde resmim, cebinde adım, cebinde sırrım. Yanı başımdaymışsın sanki ben yazarken, evine girdiğim yabancının bir üst katındaymışsın sanki o akşam. Sokağına gelmişim, bilmeden. Aynı apartmandaymışız 26 Mart günü. Beni seçmişsin, arkadaşım. Bugün ikinci kez doğuyorsun. Yalnız senin için taktığım şalı sarhoş olduğumuz akşam takside unutmuşuz, arkadan fısıltılar yükselmiş, ellerimiz bağlanmış. Mahalle sakinleri bir ağızdan konuşmuş: “Kim olduğunu biliyor musun?” Düşümde yabancılara emanet etmişim kalbimi, sonra uyanıp da seni görmüşüm yanı başımda. Doğduğum şehirde küçük anlarda, kahve dükkanının önünden geçerken misal, ağlamam tesadüf değilmiş, yanlış dudakların zehrinden içmem de, gecenin ortasında uyanıp seni dilemem de. 


Nasıl oldu da, aynı anda aynı odada denk geldik birbirimize? 



Evrim



Ağustos 14, 2022

Yarım Yüzyıl

Şehrin surlarında gölgen varken mümkün müdür kuşatılması?

Göğün krallığına uğurladığım sevgilimin yüzünü hiç görmedim. 1739. Mühür mumlarının arkasına saklanmış kelimelerine aşık oldum yıllar evvel. Halen ilk mektubunu aldığım evdeyim. Oysa yenisi gelmeyecek, biliyorum. Fermanının kuluyum, ne yazık. Uzağımdaki eller onun, rüyamdaki gözlerse düşmanlarımın. Ondan başka kim yanımda olabilirdi devasa sarayların zindanlarında? Etrafımız çevrelene dek durmayacağım. Sınırlar geçilir, bavullar kaybedilir, her şehirde kartpostallar birikir. Eski hostellerin kırık dökük dolaplarına şairlerin portreleri asılır, çekmecelerine haritalar saklanır. Durup soluk almanın vakti hiç gelmez, martılara yetişmek gerek. Tozlu arşiv odalarının, yanan umutların üzerinden uçmak, nar ağaçlarının üzerine konmak gerek. Adresi bilinmeyen eski aşıkları anımsamak, birlikteyken yalnız kalmak, ilkbaharda aşık olmak. 


Küpelerim yüzüne değer, sıcak elleri duvara asılı tabloda dolaşır; ürperirim. 1739. Duymazlar, görmezler, bilmezler. Söz verdi sevgili, yazmayacaktı. Gözlerine bakmaya çekindim, o son akşam kal diyemedim. Biliyorum, bir daha asla karşılaşmayacağız. Boynumda inci kolye, tırnaklarım kınalı. Bir daha asla bulamayacak beni evde. Kırılan topuk, soğuk kaldırım taşıyla buluşan ayaklar, az sonra ormanın çıplaklığında koşmak! Bir daha asla aşık olmayacağım. Yarım yüzyıl sonra tekrar geleceğiz buraya. Dar sokaklarda evden ırak okçular hançer sapladılar, yere yığıldı sevgilimin elindeki narlar. O vakit uyandırdı beni fırtına, “Ne sen, ne ben hazırız kavuşmaya.” Çığlığım kül rengi dağların ötesine ulaştı. Kötüler sevgilim, kötüler! Zindanımın önündeki bekçiler, sevgilim senden haber getirdiler.


Şehrin surlarında gölgen varken mümkün müdür kuşatılması?



Evrim

Temmuz 15, 2022

Duende

Margise bugün saçlarını kestirdi. 

Eve varınca usul usul ağladım. Hatırlıyorum, geçtiğimiz ekim. En mükemmel yüz, en mükemmel sır. Tek rehberim, tek sihrim, tek doğrum. Aynada seninle karşılaşmak, pansiyonda senin kaldığın odaya rast gelmek, kütüphane raflarında sana dokunan kitapları bihaber seçmek. Sen olmak istedim bir bakıma. Gerçek şu ki, mevsimler geçti; bir tek ben aynı kaldım. Sevmediğin birini öpmek fakat sevdiğini öpememek, bunu konuştuk sanıyorum Babylon’da bir akşam. Belki de tek kelime etmedik birbirimize, hepsi birer yanılsamadan ibaret. Bunca yıl aynı odada bulunmadan nasıl ortak karara vardık? Herkes görüyor, ben ilk kez geçmişte yaşıyorum. Biliyor musun, kaç gece sen gelirsin diye makyajımı çıkarmadım; kaç gece sen ararsın diye planlarımı iptal ettim. Ben kaç gece yıkıntıların altında kaldım, inan saymadım. Oysa en başından bilmem gerekirdi, adımı belleğinin derinliklerinde bir yerde kaybedecektim. Yere düşürdüklerini toplamakla yetindim yıllar yılı sadece. Biçare dolandım sözcüklerinin etrafında, biçare bekledim bir gün beni görmeni. İşte bir sokak ötemdesin, fakat ben senin evini hiç göremedim. Bu senden son ricamdır, izin vereyim unut son bakışımı. Nasıl oluyor da bu şehri ardımda bırakıyorum? Tanımadığım gözler beni şefkatle sarardı tam şimdi. Bu adam ve ötekiler. Tek rehberim, tek sihrim, tek yanlışım. Herkes görüyor, kulağına kainatın sırrını fısıldıyorum. Dicle ile Fırat, bu görkemli manzara, cesaretin ayak sesleri. Madem sen yoksun, yaşamalıyım ilk kez. Yazarların en acemisi, kadınların en delisi. Yemin ederim, yüzümü bir daha göremeyeceksin. Gidişimi nasıl izlediğini hatırlıyor musun? Ne yazık, üzerimizden geçen her martıyı saymaktaydım, ve saklamaktaydım adımı sayıkladığın her kabusu. Hatırlıyorum, geçtiğimiz ekim. Andre Gide yazmış, ben okumuşum.


Margise bugün saçlarını kestirdi.



Evrim



Mayıs 22, 2022

Herkes bizi izlerken

Sizi terk ettiğimde posta güvercinleri ne işe yarayacak? Parmak uçlarınızda siyah lale, geceye övgü yağdırırsınız. Kalabalığa adım atarım, bakışıma aldanırsınız. Kamelyalı kadın trende yalnız başına oturur, Ankara sıkıntısı bu; sevmiyordum oysa ben sizi. Saklı yapraklar, rubailer, bir gezginin anı defteri. Herkes bizi izlerken arabayı güneye sürmeye devam edersiniz. On üçüncü gece, nihayet yanıbaşımdasınız. Hiç bu kadar sevilmemiştim. Mühürsüz mektuplarım kötü adamları, sizse benim yalanlarımı duymayı beklersiniz. Beni bilirsiniz, sükunetten haz etmez, her kitabın son sayfasına bir hikaye uydururum. Sırlarınızı Rosa’nın laleye özenle bakması gibi saklarım, 34’üm bugün. Bunlar da üzerine kahve döktüğüm notlarım. Perdenin size bir yerden tanıdık geldiğini sanıyorum. Buyrun çekinmeyin, görüntümün aksine alçakgönüllüyüm. Kuru gürültüde yazarım şiirimi, hem ilkbahar selini armağan edersiniz bana. Fena mı olur? On yedinci gece, nihayet bavulumu topladım. Hiç bu kadar iyi olmamıştım. Sevgilim, sevgilim, sevgilim. Yarın gitmiş olacağım. Bir müddet ağlar, sonra nefret edersiniz benden. Arkadaşlarıma sormayınız beni. Onlar duyamaz çimen yapraklarının çatı katındaki dansını. Onlar okuyamaz el yazımı. Onlar uzanamaz penceremde asılı duran vesikalığınıza. Yalnız siz, yalnız siz inanırsınız gözlerimdeki kadına. Yalnız siz, yalnız siz omzumdaki yara izlerine yıldızları kondurursunuz. Ve ben buna rağmen giderim. Duramam bu şehirde. Ne yazık! Banyo fayanslarında yansımanız, dolabımda atkınız, maskaramda kirpiğiniz; gitmek zorundayım. Ne yazık! Bu insanların ne düşündüğüm hakkında en ufak fikirleri dahi yok. Yarı aydınlıkta size ait odada dolaşır zihnim, kimseler kapının ötesine geçemez. Size ruhumun gözüyle bakmışım, sırtınızdaki benleri tek tek saymışım bayım -biliyorum bunu her mektubumda yazıyorum- Ne yazık! Bu insanlar sahici olduğumu düşünüyor. Siz beni izlerken insanlar bizi öldürüyor, sevgilim. Sizi terk ettiğimde posta güvercinleri ne işe yarayacak?


Evrim


Mayıs 04, 2022

Salkım Hanımın Taneleri

Kaç kış. Kaç ölüm. Kaç ayrılık. Sahi, evden ne kadar uzaktayım? İtirafın, günlüğümün son sayfası, duvarında haramilerin mavisi; bu tüm zamanların büyüsü.

İşte yaz, işte sen, işte ben. Sevgilim. Nice nice şaşkınlığım, hüsranım, isyanım; tüm gözler bana çevrilir. Bir sen kaç isterim benimle. Bizim kavgamız. Bu odada bir yerde olmalı, oysa ben yalnız sana rastlarım. Koridorda, bahçeye açılan kapının ardında, şalımı astığım merdivenin beşinci basamağında; yalnız sana. Fısıltılar bileklerime kadar dolanır, hüznün avuç içlerimi doldurur. Bizim davetimiz. Işıltılı elbiselerin içinde bütün kadınlar pek güzel, oysa kaçı sana şiir yazabilir? Balkonumdan seyrederim. Komşular taşınır, halkların gelini elini kınalar, ben sevgiliyi yine seninle isminle çağırırım. Sokağındaki eski pansiyonda ettiğimiz dans yakar perdeleri. Bizim evimiz. Hediye ettiğin kartpostalı zihnimin labirentinden saklamak isterim. Saklamak isterim seni dosttan, düşmandan, kentin en çirkin dedikodularından. Ve öpmek isterim sırtındaki beni son kez. Gözlerimi açmadığım takdirde evin olarak kalabilirim, heyecanımı mazur gör lütfen. Yüzünü ezberlemek, yeni tanıştıklarıma tasvir etmek, “Ölüm günahın ücretidir!” demek! Sayısız kez ölmek seninle, sayısız kez bir sırrı inşa etmek. Göz göze gelmek kalabalığın ortasında, çırılçıplak kalmak iftiraların arasında, elini tutmak çatı katlarında. Derdini kimse bilmek zorunda değil. Korkarım bu seni son kez görüşüm. Terk etmek seni, katiyen bahsetmemek kimseye senden, yol almak bilinmeze. Yirmi yıllık karanlığım kadar unutulmuşsun, öpüşün halen çok taze. Perdeleri çekerim, başımı kızıla boyarım, ve ağlarsın sen o gece. Otuz sekizler sırayla dağılır tren kompartmanlarına. Her istasyonda bir başkası göz koyar boynumdaki kılıca, işte ağlarım ben o gece. İçeri buyur edilmem kasabada, biriken taşlar yağar kapıma, söyle; kaçı bana seni anımsatabilir? Biri rüzgarın bekçisi, biri sabah yıldızı, biri de gecenin adamı. Sevgili diye hitap ettiklerimi hep bu kentte uğurladım, hep bu kentte vuruldum ben. Yitirmek buydu belki. Aramaktı kendimi her yabancıda. Aşık olmaktı her perşembe. Nice nice öfkem, umudum, ateşim; tüm gözler sana çevrilir. Bir ben kaçarım seninle, bir ben yazarım seni. Yüzler eskir, dükkanlar kapanır, Munzur kan akar. Bir gün çıkagelecek düşmanların, ne olur beni bekleme. Hayatının en ehemmiyetli anı bu, biliyorsun. Bana çıkmış yolun, sazın, sözün. İşte yaz, işte sen, işte ben. Sevgilim.


Kaç kış. Kaç ölüm. Kaç ayrılık. Sahi, evden ne kadar uzaktayım? Salkım Hanımın taneleri, gömleğinin son düğmesi, duvarımda gölgen; bu tüm zamanların kederi.


Evrim

Şubat 27, 2022

nihayet

Sanıyorum ki koro hep bir ağızdan “Hallelujah!” diyor. 

Kilisenin çatısına göçmen kuşlar üşüşüyor, ve tenim sarsıldığım fırtınanın ardından güneşin sessiz yakıcılığıyla buluşuyor. Bir çember sarıyor etrafımı, dört bir yandan kuşatılıyorum. Sanıyorum ki üryanım. Doğru, yeniden doğuyorum. Çıplak bedenimde çiçekler yetişiyor, hayretle izliyorum. Yaslandığım duvardaki çatlaklar onarılıyor, yüzümün değdiği toprak kanlı perşembelere şifa oluyor. Çok yazık, bakmakta olduğum ruhlar fermanımın kölesi, ve çok yazık; buralarda bir yerde kaybetmiştim kendimi. Katıldığım ayinlerin en kutsalı bu olmalı, onun ayak izleri büyümeli bu merdivenlerde. Yanımda şarap olmasa dahi bu bir kutlama, eşlik etmeli sakladığım plakların gürültüsüne. Merhamet dilenmeli benden, ebedi hayat için korumalı dualarım beni. Oysa sanrıymış gibi düşünürüm tüm bu olan biteni. Birbirimize bakarken içerisine çekildiğim bir imgeden ibaret, bekle. Sesim nasıl da titriyor, cehennem ateşinin ortasında nasıl da üşüyorum! Yüzü çoktandır taptığım hikaye kahramanlarına bürünüyor. İster gerçeği ister hayali söylesin, her cümlede eriyor kanatlarım. Kızgın güneş tarlaları öpüyor, içim kıpır kıpır ona koşuyorum saatlerce. Yalnızım, bulunduğu vazoyu reddeden güllerime bahçe oluyor. Yorulup dizlerimin üzerine çöktüğümde umudun sihriyle dokunuyor belime. Kolyemi çıkarıyor, elimden tutuyor; tüm hayatım boyunca bu an için yaşamışım. Gözlerimi gözlerinde bekletiyor, bir sırrın tılsımına tutunurcasına kenetleniyorum avuç içlerine. Rüzgar saçıma bağladığım kurdeleyi çözerken onu az ötedeki evime davet ediyorum. Adını bilmiyorum inan. Ceketini mutfak masasının üzerine bırakıyor, pencere önündeki çiçeklerimle konuşuyor. Söyledim mi bilmiyorum, o günden sonra büyüdü zambaklarım. Tesadüf belki bu, belki kader; nihayetinde yabancıdır bizi Eden’in bahçesine buyur eden. Belirsizliğin tam ortasında, gözleri aynı anda hüzünle ve gururla parlayan bu yabancının yanına uzanıyorum. Kabarık kollu beyaz elbisemin içinde, çamura batmış botlarının resmini çiziyorum. Sırtındaki benlerin yerini ezberliyor, yazmaktan nasır tutmuş parmaklarını öpüyorum. Hasat zamanı olmalı. O yansıyor şehrin devasa afişlerine. Acısını biliyorum, telaşını da. Kasketini kapının arkasına asıyor, duvardaki İkarus’a nasıl da benziyor! Farklı zamanlarda aynı yollardan geçmişiz, ki ben onu yazıyorum. Farklı zamanlarda aynı yanılgıya düşmüşüz, ki şu an ondan evvelini hatırlamıyorum. Yirmi yıllık karanlıktan uyanmış gibiyim. Tasvir ettiğim mavi duvarım, kalemi elime ilk alışım, St.Petersburg’a ilk adım atışım; nihayet özgürüm. Fırtınayla dans eden şalım, al yanaklarım, yağmurda akan sürmem; nihayet özgürüm. Sihirli bir değneğim olsaydı eğer, kalan ömrümü ona vermek isterdim. Söyledim mi bilmiyorum, vücudundaki izler epey tanıdık. Onun aksine bu duvar, bu bahçe, bu kilise bana ölümü değil yaşamı kabul ettiriyor; bu korkuyla, bu heyecanla, bu bilinmezlikle ilk kez tanışıyorum. Gömleğinin ikinci düğmesini açıyor. Dışarıdan fısıltılar geliyor önce. Sonra her bir fısıltı uğultuya evriliyor. Bir gün camı açıveriyorum, uğultular yakıp yıkıyor bu şehri. Kurduğum pek çok dostluk vardı önceleri, sonra sayıları birkaça düştü. Bir gün kapı çalıyor, fırtına son arkadaşlarımı da alıp götürüyor benden. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp toprağa basıyorum. Yüzünü bana doğru çeviriyor. Rüzgar, saçımdaki vanilyayı ona armağan ediyor. Yaşıyorum, ilk kez.


“Hallelujah!”


Evrim

Şubat 20, 2022

gömleğinde ilkbahar

25’sin. Gömleğinde ilkbahar.

Kapılar beyaza boyandı, ve mobilyaların yeri değişti. Epey oldu yıldızların parlayıp söndüğü dudaklarına uzanmayalı, dokunmayalı sırtındaki benlere. Bak, gelmeyeceğim bir daha bu dünyaya! Bilirim bu dünyadan başka dünya yok, bilirim ben pek yakında öleceğim. Oysa sen tek bir şiirimde dahi ölmezsin. Çatı katındaki tuvallerde sen aydınlatırsın geceyi. Şehrin arka sokaklarında, öğle vaktinin gizemindesin. Başımın kızılındasın; tövbemin, nefsimin, günahımın kızılında. Öyle çok yaklaştım ki seni yazmaya, her vakit başka bir kapıyı çaldım. Her vakit bir başka aynanın karşısında soyundum. Dallarda beyaz çiçekler açılırdı bundan üç ay önce, henüz yoktun sen. İşte o vakit yasını tutmaya başladım ben. Davetin, kirpiklerin, adın; her birini anlatırım misafirlerime. Bilirim, bütün kahramanlar yalnız ölür. Ve bilirim, ellerim yalnız düşümde sana uzanır. Gözlerin bana uçuruma dek eşlik eder, kovulduğum diyarlara nihayet buyur eder. Ellerimiz birbirine kenetli, mutfak ışığında dans ederiz sonra. İçimde kötü bir his, bir sözcüğünle dağılan. Çantamda ametist taşı, bir öpücüğünle renk değiştiren. Dua ederim. Kaçmak isterim senden. Söyle. Kimi görmüştüm senden evvel? Sevmek seni; genç, tuhaf, utangaç. 24’ümde. Öyle delirmişim ki, hiçbir insanda sana rastlayamayacağımın pekala farkında, mecbur rüzgâra kulak kesilmişim uykusuzluğun gezdiği bu dört duvar arasında. Bir başıma, kaybettiğim arkadaşlarımı düşünmekteyim. Bir haritanı aramaktayım. Bir izini. Bir sözünü. Bir haberini. Susmakta, dalıp gitmekteyim acının koynunda. Arkadaşım, merhamet kapılarını kapatmışsın yüzüme birer birer. Ne yaptımsa gidememişim senden. Canımdan bir parça kopar şimdi seni düşününce. Oysa bilirim, seni bir daha göremeyeceğim. Savrulmuşsun benimle diyar diyar, zihnimin zindanlarında eğilip ayaklarımı öpmüşsün. Seninle işte bu sokaklarda, tam da bu saatlerde yürüyemediğim gerçeği ağırlık olup bacaklarıma çöker. Düzgün Baba’nın yağmuru gelir bulur beni kurak topraklarda, ellerim ise çığ gibi büyür buzdolabına asılı vesikalığına dokunduğumda. Söyle. Kimi tanıyordum senden evvel? Ben her gece bu saatlerde tekrar tekrar ölürüm, uğradığın sokaklarda bizim türkümüzü duyarım. Hareket etmeden dururum öylece. Yıllar geçer, sen baki kalırsın. Kâinatım, evim, mabedim. Herkes kalkıp gider masadan, hayalinle kalırım ben. Çocuklar doğar, hastalar ölür, yabancılar evlenir. Ben yine seni beklerim. Yitirmek seni; bitap, mahmur, feryat. 24’ümde. Bilesin ki uğramam düşmanlarının yurduna, adım atmam evini taşlayan güruhun arasına. Son bakışına muhtacım: öfkene, kibrine, direnişine. Gecenin üçünde uykudan uyanıp ağlamana muhtacım. Öyle yanmışım ki, güneşe en yakınından uçmuşum. Erimiş kanatlarım, yere çakılmışım. Ve bilirsin, yüz kere dirilsem yine de yanmayı seçerim; yine seni. Yalnız seni. Göndermediğim kaç mektup birikti televizyonun arkasında, kaç mürekkep aktı kırılan parkenin arasına? Gençtim bir zamanlar, hiçbir şeyi bilmiyordum sen hariç. Tanıyordum seni gömleğinin içinde, eve koşuyordum yanaklarım al al. Cesaret edemedim çatı katlarında haykırmaya. Elinden tutmaya ve kalabalıklara koşmayı cesaret edemedim. Yara izlerimi yalnız sen gördün, yalnız sen buyur edildin düşmanlarımı kovduğum soframa. Lambalar hiç yakılmadı, ve yıkanmadı masa örtüsü. Hiç büyümeyen bu masal kahramanı aydan epey uzaklaştı, bir düşteyim ve ağlamamalıyım bu öğlen. Bana hiç kimseyle konuşamadığım bir dil öğrettin arkadaşım. Seni, ellerinin gezdiği bu bedende katiyen unutamam. Yakılan aşk romanları dört bir yana savrulur, dua edemeyecek kadar uzağında kalırım. Bana beni anlatır sanatın, ürkerim. Oysa ben bütün gün senin sırtını izleyebilirdim. Bak, gelmeyeceksin bir daha bu dünyaya!

25’sin. Gömleğinde ilkbahar.


Evrim

Ocak 22, 2022

granada

Gurbete ikinci kez gelişimde cebimde resmin, kalemimde şiirin, dudağımda dudağının teri vardı. Evin kapısını açtım, ve tam da orada sonsuza dek uğurladım seni. Yeleğimi astı kız kardeşim, çırılçıplak kaldım üzerimde armağanın olmadan; hırkan, sanatın, dansın olmadan çırılçıplak kaldım. Kutsadım seni, doğduğum yerde ölü yatarken. Yas çanları çalmakta şimdi Granada’da. Söyle, ayın altındaki mavi öpüşlerimizin izi kaldı mı tuvallerinde? Köprüler boyanmadı inan elimi tutmadığın öğlenlerde. Gölgene tutunmaya çalışan bir deliyim ben, uslu duramam vurulduğun tarlada. Yas ağıtları yükselmekte Granada’da. Söyle, dans ediyor mu kızıl giyimli çingeneler? Unutmak istiyorum bunları! Çirkinsem, kötüysem eğer; gözlerimdeki kandan sen seyre dal sefaleti. Eskitmem ben arkadaşlarımı, yalnızca sığ eller sonsuza dek birlikte kalır. Oysa coşku, oysa tutku, oysa sevinç; büyüktü, bitti. Yeniden doğurmaz anam beni. Her aşkım ilk aşkımdı, öncesi nedir inan bilmem. Şehir uykudayken itiraf edebilirim yalnız, memleketimi gördüm sende. Tütün kokan ovalarda, dağların en dumanında ve Munzur’un suyunda yeniden doğdun sen. Üç yıl önce bugün, kapıyı üzerine kapadım. Anlatmazdım sırrımı, bilirdin çünkü ben söylemeden. Düğmelerin yakardı parmak uçlarımı, tebessüm ederdim o vakit. Unutmak istiyorum bunları! Duymazlar, görmezler, bilmezler. Canım Johann, gözlerine bakmaya çekinirdim. Yüzünü belleğime saklar, eve dönüş yolunda farkına varırdım; yanlıştı tüm bunlar. Bir davet sofrasına oturup ağlamak istedin için için, yabancıydın artık bana. Yalnız biz, yalnız biz biliyoruz. Beddualar okunur, ömrü sefalet içinde geçen bir garibanın ardından cebindeki mektubu özenle saklanır. Tebriz’e yol alır bu kadın. Bilmez miydin başımdaki kızıllığı, yüreğimdeki ehlibeyti, bilmez miydin ah! Umudu yeniden sürgüne yollamak ne güçmüş, kaçırdığın her gün doğumunu çatıda beklemek ne imkansız. Değişmedi hiç tuzlu havada içeri buyur ettiğim arkadaşlar, uzandığım eller. Vadiye düşen gölgeye isminle seslenirim halen. Büyümedim hiç. Pencere açık, ışığının tılsımı olur da bir gün odama dolar diye. Yaşadım ve öğrendim seni, ve yitirdim bir yerlerde. Söylemez ama hep bilirdim, benden sana yar olmazdı. Yitirdim çocuksu hevesimi, en kıymetli dörtlüğümü, sana bahsini etmediğim sevgilimi. Sıcak dudakların vardı, gecenin ikisinde denediğim. Kaçtığım, döndüğüm, utandığım. Eskiden nasıl kolaydı elin elimde yürümek. Bugünse ağaçların arkasına koşuyor, öğleyin üzerimize yalnız güneşi giyiyoruz. İşçiler yürüyor, çarıkları çamura batmış; sırtlarından delici terler akmakta. Seni sormaktalar bana. Onlar ki dünyanın en namuslu işini yapmaktalar, onlar ki kanlı mayısların yükünü omuzlarında taşımaktalar. Bir halaya durmaktalar, kah umutla kah hüzünle eşlik etmekteyim kavgalarına. Gittiğimde papatyalar getir terk edildiğim kayalara. Bir bakarsın, aramıza sıralanan tepeleri aşar büyümüz. Mumla kapadığım zarfları bulursun, iç çekersin üç yıl önce kalemimin dokunduğu satırları yutkunurken. Tanıdık gelir bahsini ettiğim huzursuzluklar. Evdesin, gecenin bir yarısında mavi duvara yansıyan yüzler çoğalıyor. Benim yüzümü arıyorsun. Bak, gramofonda 45’lik bir plak çalıyor. Unutmak istiyorsun bunları! Bir rüyadayım. Yas kıyafetleri giyilmekte Granada’da, sen neredesin? 


Evrim