Şehrin surlarında gölgen varken mümkün müdür kuşatılması?
Göğün krallığına uğurladığım sevgilimin yüzünü hiç görmedim. 1739. Mühür mumlarının arkasına saklanmış kelimelerine aşık oldum yıllar evvel. Halen ilk mektubunu aldığım evdeyim. Oysa yenisi gelmeyecek, biliyorum. Fermanının kuluyum, ne yazık. Uzağımdaki eller onun, rüyamdaki gözlerse düşmanlarımın. Ondan başka kim yanımda olabilirdi devasa sarayların zindanlarında? Etrafımız çevrelene dek durmayacağım. Sınırlar geçilir, bavullar kaybedilir, her şehirde kartpostallar birikir. Eski hostellerin kırık dökük dolaplarına şairlerin portreleri asılır, çekmecelerine haritalar saklanır. Durup soluk almanın vakti hiç gelmez, martılara yetişmek gerek. Tozlu arşiv odalarının, yanan umutların üzerinden uçmak, nar ağaçlarının üzerine konmak gerek. Adresi bilinmeyen eski aşıkları anımsamak, birlikteyken yalnız kalmak, ilkbaharda aşık olmak.
Küpelerim yüzüne değer, sıcak elleri duvara asılı tabloda dolaşır; ürperirim. 1739. Duymazlar, görmezler, bilmezler. Söz verdi sevgili, yazmayacaktı. Gözlerine bakmaya çekindim, o son akşam kal diyemedim. Biliyorum, bir daha asla karşılaşmayacağız. Boynumda inci kolye, tırnaklarım kınalı. Bir daha asla bulamayacak beni evde. Kırılan topuk, soğuk kaldırım taşıyla buluşan ayaklar, az sonra ormanın çıplaklığında koşmak! Bir daha asla aşık olmayacağım. Yarım yüzyıl sonra tekrar geleceğiz buraya. Dar sokaklarda evden ırak okçular hançer sapladılar, yere yığıldı sevgilimin elindeki narlar. O vakit uyandırdı beni fırtına, “Ne sen, ne ben hazırız kavuşmaya.” Çığlığım kül rengi dağların ötesine ulaştı. Kötüler sevgilim, kötüler! Zindanımın önündeki bekçiler, sevgilim senden haber getirdiler.
Şehrin surlarında gölgen varken mümkün müdür kuşatılması?
Evrim