Sanıyorum ki koro hep bir ağızdan “Hallelujah!” diyor.
Kilisenin çatısına göçmen kuşlar üşüşüyor, ve tenim sarsıldığım fırtınanın ardından güneşin sessiz yakıcılığıyla buluşuyor. Bir çember sarıyor etrafımı, dört bir yandan kuşatılıyorum. Sanıyorum ki üryanım. Doğru, yeniden doğuyorum. Çıplak bedenimde çiçekler yetişiyor, hayretle izliyorum. Yaslandığım duvardaki çatlaklar onarılıyor, yüzümün değdiği toprak kanlı perşembelere şifa oluyor. Çok yazık, bakmakta olduğum ruhlar fermanımın kölesi, ve çok yazık; buralarda bir yerde kaybetmiştim kendimi. Katıldığım ayinlerin en kutsalı bu olmalı, onun ayak izleri büyümeli bu merdivenlerde. Yanımda şarap olmasa dahi bu bir kutlama, eşlik etmeli sakladığım plakların gürültüsüne. Merhamet dilenmeli benden, ebedi hayat için korumalı dualarım beni. Oysa sanrıymış gibi düşünürüm tüm bu olan biteni. Birbirimize bakarken içerisine çekildiğim bir imgeden ibaret, bekle. Sesim nasıl da titriyor, cehennem ateşinin ortasında nasıl da üşüyorum! Yüzü çoktandır taptığım hikaye kahramanlarına bürünüyor. İster gerçeği ister hayali söylesin, her cümlede eriyor kanatlarım. Kızgın güneş tarlaları öpüyor, içim kıpır kıpır ona koşuyorum saatlerce. Yalnızım, bulunduğu vazoyu reddeden güllerime bahçe oluyor. Yorulup dizlerimin üzerine çöktüğümde umudun sihriyle dokunuyor belime. Kolyemi çıkarıyor, elimden tutuyor; tüm hayatım boyunca bu an için yaşamışım. Gözlerimi gözlerinde bekletiyor, bir sırrın tılsımına tutunurcasına kenetleniyorum avuç içlerine. Rüzgar saçıma bağladığım kurdeleyi çözerken onu az ötedeki evime davet ediyorum. Adını bilmiyorum inan. Ceketini mutfak masasının üzerine bırakıyor, pencere önündeki çiçeklerimle konuşuyor. Söyledim mi bilmiyorum, o günden sonra büyüdü zambaklarım. Tesadüf belki bu, belki kader; nihayetinde yabancıdır bizi Eden’in bahçesine buyur eden. Belirsizliğin tam ortasında, gözleri aynı anda hüzünle ve gururla parlayan bu yabancının yanına uzanıyorum. Kabarık kollu beyaz elbisemin içinde, çamura batmış botlarının resmini çiziyorum. Sırtındaki benlerin yerini ezberliyor, yazmaktan nasır tutmuş parmaklarını öpüyorum. Hasat zamanı olmalı. O yansıyor şehrin devasa afişlerine. Acısını biliyorum, telaşını da. Kasketini kapının arkasına asıyor, duvardaki İkarus’a nasıl da benziyor! Farklı zamanlarda aynı yollardan geçmişiz, ki ben onu yazıyorum. Farklı zamanlarda aynı yanılgıya düşmüşüz, ki şu an ondan evvelini hatırlamıyorum. Yirmi yıllık karanlıktan uyanmış gibiyim. Tasvir ettiğim mavi duvarım, kalemi elime ilk alışım, St.Petersburg’a ilk adım atışım; nihayet özgürüm. Fırtınayla dans eden şalım, al yanaklarım, yağmurda akan sürmem; nihayet özgürüm. Sihirli bir değneğim olsaydı eğer, kalan ömrümü ona vermek isterdim. Söyledim mi bilmiyorum, vücudundaki izler epey tanıdık. Onun aksine bu duvar, bu bahçe, bu kilise bana ölümü değil yaşamı kabul ettiriyor; bu korkuyla, bu heyecanla, bu bilinmezlikle ilk kez tanışıyorum. Gömleğinin ikinci düğmesini açıyor. Dışarıdan fısıltılar geliyor önce. Sonra her bir fısıltı uğultuya evriliyor. Bir gün camı açıveriyorum, uğultular yakıp yıkıyor bu şehri. Kurduğum pek çok dostluk vardı önceleri, sonra sayıları birkaça düştü. Bir gün kapı çalıyor, fırtına son arkadaşlarımı da alıp götürüyor benden. Ben de ayakkabılarımı çıkarıp toprağa basıyorum. Yüzünü bana doğru çeviriyor. Rüzgar, saçımdaki vanilyayı ona armağan ediyor. Yaşıyorum, ilk kez.
“Hallelujah!”
Evrim