Ocak 12, 2018

yolculuk

Üzerimde, duyguların sekiz yılın ardından yok olduğu gerçeği; elimde, eskiye dair her şeyi aktardığım defterim, cebimde hala bir nedene gereksinim duymadan sakladığım bir kağıt; yanımda, geçen yıllara rağmen değişmeyen tek insan… Bir yere gidiyoruz. O an bilmek istediğim son şey gideceğimiz yer. Gidiyoruz işte. Bu hep böyle süregeldi, biz bir yolculuğa çıkardık ve önemli olan nereye gittiğimiz değildi. Belki de bunun nedeni yolculukta sadece bir yere varmayışımızdı, biz pek çok yere varıyorduk ne zaman trene atlasak. Aynı gün içerisinde hem mutluluğa, hem ağır bir üzüntüye ama her yolun sonunda mutlaka umuda varıyorduk onunla; beni heyecanlandıran şey de bu umuda varma serüvenimizdi. Ne yaşanırsa yaşansın, ne tür engellerle karşılaşırsak karşılaşalım tüm bu sıkıntıların biteceği ümidiydi bizim duygularımızı değerli kılan. Yüreklerimizi yoran günlerde, limana gidip gizlice ağlarken bile gözyaşlarımızı dindiren yegane şeydi umut. Başa çıkamayacağımız konusunda inandırıldığımız, yahut inancımızı kendimiz kaybettiğimiz günlerde dahi bir tek gülümseme bizi cesaretlendirmeye yeterdi. Ve o cesaretlendiğinde bir çocuk gibiydi, ne de güzeldi.

Hatırlıyorum, sekiz yıl önce ilk kez birlikte mutsuz olduğumuz zaman evdeki pencere kenarına koşmuştuk. İki genç insan… O, dışarıyı seyrederken ben durumu nasıl yöneteceğime dair tek bir fikre sahip olmayan acemi bir sevgiliydim. Yaptığım tek şey, “Aşacağız.” demek olmuştu. Dediğim şeye en çok inandığım ansa, onun gözlerini bana çevirdiği andı. Onun dediğim şeye inandığı o büyülü an, beni de inandırmaya yetmişti. Sekiz yıl önce bir eylül gününde önünde kurulup hayaller kurduğumuz, üzüntümüzü büyük bir hedefe dönüştürdüğümüz, birbirimizi yeni yeni sevmeye başladığımız o günden beri pencere bizim sevgimizin bir sembolü, umudumuzun ilk filizi oldu. Bizim için dünyanın en güzel yeri, kendimizi en mutlu hissettiğimiz yer, o pencere önü oldu. Öyle ki Cahit Sıtkı Tarancı’nın Yağmur Yağıyordu adlı şiirini ilk keşfettiğimizde bu yüzden pek sevinmiştik. “Penceremiz olabilirdi(!)” diyordu şair, bizim vardı. Beni en çok üzen şey de buydu işte. Penceremizin önünü terk etmiştik. Hayatımızın geri kalanı boyunca ne zaman birbirimizden uzaklaşsak, bu pencerenin önünde bir araya geleceğimize dair söz vermiştik birbirimize. Ancak geçen her yıl pencereye olan bağımızı azaltmıştı, oysa pencere bizim sevgimiz demekti. Pencere; dünyadaki herkese inat kenetlendiğimiz bir yerdi, saf duygularımızdı; geçmişimiz ve geleceğimizdi. Her geçen yıl daha da az uğradık bu pencere önüne. Ve şu an, sekiz yılın ardından bizi bu pencerenin dahi kurtaramayacağı, pencerenin dahi içimizdeki sevgiyi tekrar ortaya çıkaramayacağı bir konumdaydık.

Son kez çıkılan bir yolculuk olduğunu, birbirimize bu konuda tek bir kelime etmeden anlıyoruz.  Ona bakarken, keşke onu özlediğim kadar sevebilsem diye geçiriyorum içimden. İlk defa bir yolculuktayken düşüncelerim keşke kelimesinde kilitleniyor, o ne düşünüyor bilmiyorum. Bir anlığına, sadece bir anlığına o tanıştığımız ilk güne geri dönmek istiyorum. Bir şeyleri farklı yaşar mıyız şu an o güne dönsek? Şu an dönsek, daha mı cesur oluruz konu bir sevgiye sahip çıkmak olduğunda; yoksa daha da mı silikleşir her bir davranışımız bu zaman diliminde? O benim kadar çaba göstermeye karar verir mi bu sefer? Peki ya pencere? Daha sık uğrar mıyız oraya? Daha sık çıkar mıyız şu yolculuklara? Huzursuzum. Onun yanında huzursuzum ve bu beni ürkütüyor. Acaba, ona karşı hiçbir şey hissetmediğim için mi; yoksa bu beraber çıktığımız son yolculuk olduğu için mi? Eskiden olsa bu korkumu onunla paylaşacak kadar dürüstken o an sadece elimdeki defterde gezdiriyorum gözlerimi. Daha sonra ona uzatıyorum. Gariptir, ilk kez çekiniyorum.

“Her ne yazdıysan okumayacağım bu kez.” diyor tren kadar soğuk, geçmişimiz kadar yorgun, yüreklerimiz kadar yabancı bir ses tonuyla.

Defteri geri çekerken, “Hiçbir zaman okumadın. Ne yazdığımı, ne hissettiğimi, kendimle ve dünyayla nasıl bir savaş içerisinde olduğumu hiçbir zaman okumadın. Seni bu savaşa dahil etmek için attığım adımları, sana ulaşamayacağını bildiğim için yok ettiğim o köprüleri; sevgimi hiçbir zaman okumadın.” diyorum tren kadar soğuk, geçmişimiz kadar iniş çıkışlı, yüreklerimiz kadar ağlamaklı bir ses tonuyla. 


Evrim