Günlerden perşembeydi. Geçmiş yetmiş iki saat içerisindeki iletişimsizliğimizi getirdiği güller sayesinde bozmuştuk. Gülleri vazoya koyup camın önüne gelişi güzel yerleştirdiğimde gülümseyerek bana bakmış ve gülün yapraklarını toplamam gerektiğini söylemişti; benim keyfim onun ne kadar yerinde değildi. Çünkü o an güllerden önce düşünmem gereken pek çok şey vardı ve o bana bu konuda hiç yardımcı olmuyordu. Getirdiği gülleri, aramızdaki kopuklukları onarmak adına atmış olduğu bir adım olarak algılamamıştım ancak yine de karmaşık duygularım yüzünden heyecanlıydım, daha doğrusu gergindim. Oysa o her zamanki sakinliğini koruyordu, benim istediğimse soğukkanlılığını üzerinden atmasıydı. Saatler süren ameliyatın ardından çevresindeki sesleri duyabilen ancak verilen narkozun etkisiyle tepki veremeyen birini andırıyordu; görüyordu, duyuyordu ve buna rağmen kılını kıpırdatmıyordu.
Karşısında oturmuş onu dikkatlice süzüyordum, ışıkların tamamını açmamıştım, başımı sağa doğru çevirsem pencereden gökyüzüne bakıp o manzara karşısında stresimi üzerimden atabilirdim ancak sanki onunla geçireceğim son gece olduğunu hissetmiş gibi gözlerimi onun güzelliğine kilitlemiştim.
Ne yaşanırsa yaşansın değişmeyen tek şey onun güzelliği olacaktı şüphesiz. Ona ne zaman onun bu dünya için fazla mükemmel olduğunu söylesem hayır anlamında birkaç mırıldanma duyuyor ve hafif utangaçlık seziyordum, elbette benim kaçık olduğumu düşündüğünü biliyordum; ama benim inancım bu yöndeydi. Ben ona inanıyordum ve belki de bu yüzden aklımı yitirmiştim. Önce gözlerine baktım, geçirdiğimiz iki yıl içerisinde bir an dahi olsa aklımdan çıkmayan o gözleri ertesi günden itibaren acıyla hatırlayacağımı bilemeden; daha sonra dudaklarına baktım. Hayatımda hissedebileceğim en güzel duyguları bana bahşeden, değdiği her yerde yılların getirmiş olduğu izleri silebilen, yaraları onarabilen dudaklarına. Ve gözlerimden yaş gelmişti, ben bunu geleceği hissetmek olarak yorumluyorum. İlerleyen zamanlarda neden ona sarılmak yerine sadece durup izlediğimi sorgulatacak olan düşünceleri öngörmek ve pişmanlıkları hissetmekti benimkisi.
Bir şeyler söyleyeceğini hissettiğim an heyecanlandım, çünkü o üç gündür gül meselesi dışında benimle konuşmamıştı, her bir kelimesini özenle seçtiği ve ruhundakilerini ustaca o sıcak sesiyle dışa vurduğu dudaklarından çıkacak her şeyi heyecanla bekliyordum.
"Bugün son," deyip durdu. Gözlerimi kısa bir süreliğine sıktım ve devam etmesine fırsat vermemek için titreyen sesimle böldüm. "Senin için bir şeyler yazdım. Okuyabilir miyim?"
Onu bölüşümden sonra kapattığı dudaklarını hafifçe araladı, iç çekti. "Sen hiçbir şey yazamıyorsun."
Bunu beklemiyordum. Bana kızgın olduğunun farkındaydım, tıpkı buraya bu gece veda etmek için geldiğinin farkında olduğum gibi. Şunun da farkındaydım: o, güllerin sadece ölüm döşeğindeki hastalara götürülmek için uygun olduğunu söylerdi. Aşk ve gülü bağdaştıramayan biriydi o, bugün de bana gül getirerek ne kadar vahim ve acınası bir durumda olduğumu vurgulamıştı; ben onun için asla düzelemeyecek bir hastadan farksızdım. İşte bu yüzden o gider gitmez getirdiği gülleri çöpe atmıştım.
Onunla birkaç kez kavga etmiştik, ama hiçbir şeyin bana yazamadığımı söylemesi kadar acı vermemiş olduğunu düşünmüştüm ki devam etti. "Ve hiçbir şeyi sevemiyorsun, beni de. İçinde sevgiye dair bir şey yok, bunca zaman senin sevgi sözcüğüyle kendini kandırmana müsade etsem de ben buna asla kanmadım."
Onu o an evden kovmak istedim, ve az kalsın yapıyordum da. Hızlıca sandalyemden ayağa kalkmamla üzerime ağırlık gibi çöken üzüntü ve sinirle yerime geri oturmam bir oldu. O an hayatımda bağlı olduğum tek insanın sevgime inanmaması ya da onun uğruna yazdığım ve içerisine her şeyi kattığım şiirlerimi, yazamadığımı söyleyerek yok etmesi; korkunçtu. Yine de kovamadım onu, yine de bekledim. Dedim ya, beraber geçirdiğimiz son gece olduğunu anlamıştım.
Masada duran eline uzandım.
Cevabını almak istediğim en önemli soruyu sordum:
"Sen beni sevdin mi?"
Evrim