Eski defter tam ortamızda duruyor. İçinde
yazılanları birazdan okuyacağı ve duygularımın çıplaklığına tanıklık edeceği
gerçeğine rağmen hissettiğim huzur tüm bedenime büyük bir hızla
yayılıyor. Bir yandan yazdıklarımı görüp göremeyeceğini düşünüyorum bir yandan
da ne yazdığımı hatırlamaya çalışıyorum ve ne tuhaftır ki yazdığım hiçbir şeyi
net olarak idrak edemiyorum. Okuyup duygulansa onda bu hissiyatı oluşturan
cümlelerin ne olduğunu bilemeyeceğim mesela, çünkü yıllar geçmiş. Tam on üç yıl
olmuş o defteri bir daha açmamak üzere kapatalı. Bana o zamanlar, her bir
cümleyi kendisine yazdığım kişiye bu defteri yıllar sonra verebileceğim
söylense muhtemelen inanmazdım. İşte şimdi karşımda oturuyor. Onun bu kadar
yakınımda olmasına rağmen hâlâ nasıl sükunetimi koruyabiliyorum? İlk defa o
benden daha telaşlı ve çekingen duruyor.
[...]
En nihayetinde okumuyor. O zaman da okumamıştı,
hatırlıyorum. Yalnız okumamakla da kalmayıp terk ediyor, önce bulunduğumuz
kahve dükkanını sonra da onu ilk gördüğüm şehir Prag'ı.
Evrim