Kalabalık ve çok renkli bir ailede yetişmeme rağmen hep besledim beni farklılaştıran ve zenginleştiren yalnızlığımı. Kendime ait bir odam olmadığından yalnızlığa en çok, saatler boyu kitap sayfalarında gezinen meraklı ve hayata tutkulu gözlerim yaklaştı. Okumak ve daha sonraları yazmak dışarıdaki sesleri yok ediyordu ve beni, yaşıtlarımın farkındalığının oluşmadığı yaşlarda dahi benliğime yaklaştırıyordu. Farklı hayatları okuyup, farklı karakterleri tanıdıkça ve pek çok şeyi deneyimledikçe kendi hikâyelerimi kaleme alma arzusu serpildi içimde. Çok anı biriktirip, çok sevip, çok yazmak arzusu... Günlerinin çoğunu sözcüklerin ve duyguların büyüsüne kapılarak ve durmadan hayal kurarak geçiren küçük bir çocukken dahi şunu biliyordum: doğru insanı gördüğüm ilk an anlayacaktım. Görür görmez bilecektim kimselerin erişemeyeceği ruhumda bırakacağı tesiri; bilecektim hiç yaşamadığımı düşündüğüm sevginin sanki hep içimde olduğunu ve tam o anda gün yüzüne çıktığını, bilecektim etrafımdaki yapaylıklara aldanmayıp yıllar yılı neden tek başınalığı ve bireyselliği tercih ettiğimi.
Aylardan eylül, günlerden cuma...Gördük onu. Ben ve küçük Evrim aynı anda, yıllar yılı aşılamayan bir istekle beklediğimiz kişinin o olduğunun farkına vardık.
Belki bir gün Dersim'de, uzansak dokunabileceğimiz kadar yakınımızdaki yıldızları seyrediyor oluruz.
Evrim