Bu hayattaki yegane amacım insanların yüreklerine dokunmak, onların hayatında büyük bir iz bırakmaktır. Yazarak gerçekleştiriyorum bu hayalimi, her şeyden önce kendim için yazıyorum; dünyayı ve dünyada insan olarak kalabilmeyi çok ciddiye alan ve bu nedenle sorgulamaktan yorgun düşen zihnimi mutlu ediyor çünkü. Önce kendi yüreğime dokunmak sonra da başkalarına...Tek bir cümlem dahi birini düşündürüyor, geçmişe götürüyor, hüzünlendiriyorsa bu bana yetiyor. Okuyanlardan geri bildirim alıyorum kimi zaman, hoşuma gitmiyor değil. Yine de, nelerden ilham alarak yazdığıma ya da yazılarımın hangilerinin gerçekte yaşandığına hangilerininse kurgu olduğuna dair sorulardan haz etmiyorum pek; çünkü cevabını ben bile bilmiyorum bazen. Yazarken zihnim bana öyle oyunlar oynuyor ki, neye dayanarak yazdığımdan emin olamıyorum. Dolayısıyla okuduklarınız beni anlatmıyor, bu yazı dahil. Evet, bu yazıyı okurken dahi kimse emin olamaz gerçekliğinden.
Üretmeyi çok önemsiyorum ancak ürettiklerimin hikayesini gizli tutmayı seviyorum. Besleniyorum, yaşadığım ve yaşayamadığım her şeyden. Çoğu zaman başkalarına küçük ve önemsiz gibi gözüken olaylar yazma sürecimi tetikliyor ve zihnimi aydınlatıyor. Yazmak, tek başınalığı ve bireyselliğin gücünü ayrıcalık olarak gören ve yazmanın ruhu beslediğini düşünen biri olarak ihtiyaç benim için. Bu ihtiyaca duyduğum heves ve tutku hiç değişmeyecek. Kitaplar sayesinde başkalarının hikâyelerine tanıklık edip başka dünyaları ziyaret etmekle başladı her şey. Sonra büyüdükçe, hayata dair deneyimlerim çoğaldıkça kendimi tanıma adını verdiğim yolculuğa çıktım; ve kendimi en iyi yazarak tanıdığıma kanaat getirdim. Bu yolculuk hâlâ devam ediyor, anılar biriktiyor ve o anıları zihnimde yeniden tasarlıyorum; bazense kendim yaratıyorum ve kaleme alıyorum. Gün içinde yaşadığım her ne varsa en çok yazıya döküldüklerinde anlam kazanıyor ve kelimelerle ifade etmeye çalışmadığım hiçbir duygu gerçek gelmiyor bana.
Kendimi hem tutsak hem de özgür hissettiğim anlar var, bu anları çok değerli buluyorum çünkü gerçek anlamda yaşadığımın en çok bu zamanlarda farkına varıyorum. Bu anları özel kılan şey de nadiren gerçekleşmeleri. Misal, aşıkken ve aşkını anlamlandırıp bunun üzerine yazmaya çalışırken böyle olur insan. Bir sırrı yazmak ister. Nasıl olduğunu açıklamayacak kadar büyülenir, yıldızları izler gibi olur günün her saatinde; gökyüzüne baktığında ayın dile gelmesini arzu eder. Aşkın anlamı ancak bizden başka kimse bilmediğinde mahremiyetini ve doğallığını korur. Bu sır, aşkın en saf halini ortaya çıkarır. Aşkı saklarız denizi izlerkenki parlayan, güzel bir türkü dinlediğimizde dolan ve birini düşündüğümüzde kapanmayan gözlerimizde. İşte tam da bu yüzden Leyla daha çok sevmiştir Mecnun’u. Yazamam ben de nadiren, yaşamak istediğimden. Ve bilirim ki ilk başta yazamadığım hissi ifade edebildiğim an sır yüreğimden kelimelere aktarılır, yani aşk biter.
Evrim