Eylül 10, 2019

ferfecir

Günahkâr olduğum söyleniyor, elimi tutabilir misin? 
Tiksinç yüzlerin zehrine maruz kaldığım odada pencere arayan deli bir kadınım. Şehirdeki yıldızlardan daha görünmezim. Yan yana yürüdüklerim düşüp dizimi incittiğimin farkına varmıyor, beni görebilir misin? Hançer elimdeki gülle buluşuyor, kanlar gökyüzüne dağılırken arkadaşlarım birer birer düşmanıma dönüşüyor. İnciyi, evimi saran ve bana kâbuslar gördüren hayaletlerden saklamak için kasabayı terk ediyorum. Yeni bir başlangıca değil, yok olmaya gidiyorum. Kahverengi gömleğini dahi bavuluna almadan takip edebilir misin beni karanlık tünelleri andıran kırmızı pazartesilerde? Böyle azap çekilmedi kolera günlerinde. 

Güneşin doğduğu medeniyette inşa ettiğim kale beyazların istilasına uğradı, sese yaşam veren dengbejlere de ben yaşam verdim yıkım altında yazdıklarımla. O zamanlar ağlamaya vakit bulamadım, yazdığım şiir sayısı kadar göz yaşı birikti yıllar yılı; yorulduğum kumsalda ben şimdi ilk kez ağlıyorum, sen çadırı kuruyorsun. İtibarım hiç olmadığı kadar kötü. Oysa hiç kalp kırmadım, bana inanabilir misin? Hançerin kanattığı elimde taşıdığım inci olmasa rüzgâr beni otuz sekiz kayalıklarının yas tutan taşlarına savuracak. 

“İnciyi kimselerin bulamayacağı bir yere gömelim sevgilim. Hayaletlerden kaçmak zorunda kalmazsın.” 

Saçlarıma dokunuyorsun. Ah, nasıl aşığım sana. Yol boyunca tek kelime etmemiştin. 

“Varsın incinin uğruna göçebe olayım, varsın ebediyen düşmanlarımın taşladığı arsız günahkâr olarak kalayım. Dedemin feryadı duymazdan gelinmişti, ancak ben olağan gücümle haykıracağım. İnciyi gömdüğüm gün, yaşamayacağım. Çünkü belleğimin olmadığı gün, öfkemin dindiği gün olacak.”

Elimi tutuyorsun. O an anlıyorum, bu günahkârla diyar diyar dolaşırsın. 


Evrim